Gılgamış

Tarihsel Arkaplan

Gılgamış Destanı, Homeros’un İlyada ve Odysseia’yı yazmasından en az bin üç yüz yıl önce çivi yazısıyla kil tabletler üzerine yazılmıştır. Bununla birlikte ilk tablet, Asur’un son büyük kralı olan ve MÖ 668 ile MÖ 627 yılları arasında hüküm süren Asur-banibal’ın kitaplığının bulunduğu Ninova’da 1845’te kazılar başlayana kadar bulunamamıştır. Yirmi beş bin tablet arasında Gılgamış’ın Asur versiyonunun da olması gerekiyordu.

Tufan öyküsünün Asurcasının bir parçasıyla birlikte Gılgamış destanlarının bir özetinin de çivi yazısı uzmanları tarafından yayımlanmasıyla destan, 1862’de uluslararası bir önem kazanmıştır. Gılgamış Destanı’ndaki tufan öyküsü ile İncil’deki Tufan betimlemeleri arasındaki benzerlik, arkeologları daha çok çivi yazısı tablet bulmak için araştırmalarına hız vermeye yöneltmiştir.

Bugün bilim adamları MÖ 2100’den MÖ 627 yılına kadar olan döneme ait, Ortadoğu’nun pek çok eski Gılgamış Destanı’nın parçalarını içeren tabletlere sahiptirler. Bunlar arasında geçen yıllarda keşfedilen en son krallık olan Ebla’nın kütüphanesinde bulunan bazı parçalar da vardır. Bilim adamları, sözlü Sümer geleneğinde var olan ve Gılgamış’ın maceralarını anlatan öykülerin ilk kez yaklaşık MÖ 2100’lerde yazıya geçirilmiş olduğunu tahmin etmektedir.

MÖ 1600 ve MÖ 1000 yıllan arasında destan, bazıları Sümer versiyonlarını izleyen, bazıları daha geniş versiyonlara doğru kollara ayrılan, ama hepsi de Sümerli kahramanların ve tanrıların adlarını koruyan Akad, Hitit ve Hurri çevirileriyle yazıya geçirilmiştir. Sinlegi-unninni adında ve muhtemelen bu dönemde yaşamış olan bir rahibin, destanın son Akad (Babil) versiyonunu yazdığına inanılmaktadır. Bilim adamları rahibin bilinen Sümer öykülerini aldığını ve birbirinden ayrı bir dizi macerayı, Gılgamış’ın ölümsüzlüğü aramasının dramatik öyküsünü, oluşturacak şekilde tek bir bakış açısıyla düzenlediğini düşünmektedirler. Rahip, Sümer Tufan öyküsünü destana göre şekillendirip her ikisini birleştirmiş ve Gılgamış ile Enkidu arasında bir dostluk yaratmıştır.

Anlaşıldığına göre MÖ 2700 ve MÖ 2500 yılları arasında, yani Sümer’de kent devletleri, sulama, yasalar ve değişik edebiyat türlerinin bulunduğu bir dönemde, Gılgamış Uruk’ta gerçek bir kraldır. O zamanın yazıları insanların adalet, özgürlük ve merhamet gibi değerleri olduğunu ortaya koymaktadır. Uruk’un güçlü surları, Gılgamış’a yakıştırılmıştır; Güney Mezopotamya’ya o bölgede bulunmayan çok değerli bir yapı malzemesi olan keresteyi getirmek için el değmemiş bölgeleregirmeye cesaret etmiş olması mümkündür.

Sümerlerin, tanrılar konusundaki “bilinmezlik ve dolayısıyla korku” diye özetlenebilecek bakış açısı, gerçekten içinde yaşadıkları dünyanın bilinmezlerle dolu rahatsız edici doğasını da yansıtır, örneğin, Dicle ve Fırat nehirlerinin yataklarında mevsimden mevsime sık sık değişmeler olur; bu da bölgedeki kentlerde ve çiftliklerde zarara yol açmış olsa gerektir. Bilim adamlarının Mezopotamya’nın güneyinde MÖ yaklaşık 2900 yılında meydana geldiğini tahmin ettikleri, Gılgamış Destanı’ndaki tufan da, işte böyle belirli, kendine özgü bir felakettir. O dönemin edebiyatında popüler bir konu haline gelmiştir.

Babil yaratılış destanı Enuma Eliş’te olduğu gibi Gılgamış’ta da hâlâ eski anaerkil dinin izleri vardır. Örneğin Anu ve İştar’ın tapınağı sadece İştar’a aittir. Enkidu’yu uygarlaştırmak için tapınaktan seçilen rahibe toplumda oldukça fazla saygı görür. Tapınaktaki görevi, onu Ulu Tanrıça veya Ana Tanrıça ile sıkı bağlantı içine sokmakta ve cinsel yaşamını kutsallaştırmaktadır.

Buna ek olarak Gılgamış, İştar’ı anaerkil dinin Ulu Tanrıçası olarak betimler. Gılgamış’ın kendisiyle evlenmesini istediğinde, Gılgamış reddeder, çünkü Ulu Tanrıça ile evliliğin kesinlikle ölüm getireceğini bilir. Üstüne üstlük daha önceki eşlerini öldürüş biçimlerini sıralayarak İştar’ı aşağılar. İştar Gılgamış’a çok kızar ve ölümüne neden olarak intikam almaya çalışır. Ancak onun yerine, Gılgamış’a, bilmeden, geçici kutsal kral olarak hizmet eden arkadaşı Enkidu ölür.

En Eski Kahraman

Gılgamış alışılmadık bir kahramandır, çünkü aradığı en önemli şeyin entelektüel bir amacı vardır: Bilgiyi elde etmek. Cesaret kadar, kaderine ulaşmak için büyük bir azim, sabır ve tahammüle de sahip olması gerekmektedir. Son olarak fiziksel tehlikelere katlanarak ölümsüz olamayacağını öğrendiğinde duyduğu üzüntü ve umutsuzluğa karşı mücadeleyi sürdürmek zorundadır. Hayatı yaşanmaya değer kılan deneyimleri ve adını ebedileştirmenin yollarını bulmalıdır. Ondan sonraki kahramanlar Gılgamış’ın sorunlarını kabul etmekle başlarlar. Onlar, bir insanın ün ve ölümsüz bir ada sahip olmak için gerekli olan yolların belirlenmiş olduğu toplumlarda doğmuşlardır.

Çekiciliği ve Değeri

Gılgamış Destanı en eski, en büyük edebiyat eseridir ve Gılgamış, edebiyattaki ilk insan kahramandır. Destan, Batı kültürlerinin hepsinde çok ilgi uyandırmıştır. Çünkü zaman ve mekân içinde insan doğası ve insani değerler arasındaki benzerlikleri doğrulamaktadır. Destan, arkadaşlık ve sevginin, gurur ve onurun, macera ve başarının, bunun yanında ölümden korkunun ve ölümsüzlük isteğinin önemini ortaya koyduğundan, yazıldığı zaman, yani bundan neredeyse dört bin yıl önce yaşayan insanlara olduğu kadar, açık bir şekilde bize de seslenmektedir.

Gılgamış, kendisi veya başka bir ölümlü için ölümsüzlüğün tek yolunun büyük işler yaparak ve kaba anıtlar inşa ederek sonsuz bir üne ulaşmak olduğunu gösterir. Ayrıca öğrendiği bir şey de, yaşamın değerli olduğu ve sonuna kadar zevkine varılması gerektiğidir. Gılgamış’ın uzun ve çetin yolculuğu boyunca keşfettiği şeyleri biz de kendi yaşamlarımız boyunca öğrenmeliyiz. Gılgamış gibi, başarısızlık ve ölümün umutsuzluğuyla savaşmalıyız. Gılgamış gibi, yaşamda nelere değer vereceğimizi seçmeli ve bu tercihleri yaparken özgür olmalıyız.

Başlıca Karakterler

Gılgamış: Ölümsüzlüğü arayan Uruk kralı.

Lugalbanda: Gılgamış’ın kahraman babası; Uruk’un eski kralı

Ninsun: Gılgamış’ın tanrıça annesi; Şamaş rahibesi

Enkidu: Gılgamış’ın en yakın arkadaşı

Humbaba: Lübnan’ın sedir ormanlarını koruyan dev

Siduri: Gılgamış’ın seyahatinde gördüğü balıkçı kadın

Utanapiştim: Şurippak’ın kralı; Sümer afetinden kurtulanlardan

Urşanabi: Utanapiştim’in kayıkçısı

(Sümer tanrıları ve tanrıçaları için Bkz. Sümer Mitolojisi)

1. Bölüm

(Gılgamış kibirli ve bencil tavırlarıyla halkını kızdırır. Tanrılar, ona alçakgönüllülüğü öğretmesi için Enkidu’yu yaratırlar.)

Kentimiz Uruk’un güçlü surlarına dikkat et! Bu duvarlar eski zamanlarda ülkemize büyük bilgi getiren yedi akıllı adam tarafından atılan bir temelin üstüne Gılgamış tarafından inşa edilmiştir. Dış surlarımızın üstü pişmiş tuğladan yapılmasına rağmen bakırın parlaklığıyla ışıldamaktadır.

Şimdi bir de kentin iç surlarını incele! Tuğlalardaki ustalığa bak. Bu duvarlar da bütün ötekilerden üstündür. Hiçbir insan, hatta bir kral bile asla Gılgamış’ın kentimiz Uruk’un çevresinde inşa ettiklerinden daha etkileyici surlar yapamaz.

Şimdi görkemli Anu ve İştar tapınağına yaklaş. Hiçbir ölümlü, hatta bir kral bile Gılgamış’ın yarattığı kadar güzel bir yapı inşa edemez. Uruk’un surlarının üzerine çık ve orada yürü. İnce tuğla işçiliğini incele. Anu ve İştar’ın görkemli tapınağına hayran ol. Bir insanın üstün başarısını seyret.

Bu kadar kalıcı üne sahip bu surları, bu en görkemli tapınağı inşa eden Gılgamış kimdi? Gılgamış Uruk kentinin ünlü kralıydı. Halkı içinse Gılgamış, sonradan büyük bir kahraman olsa da zalim bir hükümdardı.

Gılgamış, ölümden nasıl kaçabileceğini öğrenmek için kentten ayrıldı ve nasıl yaşanacağını öğrenerek geri döndü. Yolculuğu sırasında toprak üzerindeki her şeyi gördü. Gördükleri hakkında düşünüp kafa yorduğu için, bir insanı bilge yapan her şeyi Öğrendi.

Gılgamış döndüğünde yolculuğunu ve düşüncelerini taş tabletler üzerine yazdı ve bu tabletleri Uruk’un sağlam surları üzerine yerleştirdi. Büyük tufandan önceki ve tufan sırasındaki zamanı betimledi. Sonsuza dek sürecek yaşam arayışının uzun ve yorucu yolculuğunu anlattı. Yaşama ve ölüme dair keşfettiği gizli sırları açıkladı. Bilgisinin, insanlarına yaşamlarını daha iyiye götürmelerinde yardımcı olmasını istedi.

Gılgamış’ın, Uruk’un güçlü surları üzerindeki kayalara yazdıklarını oku ki, sen de bilgelik kazanabilesin.

Gılgamış üçte iki tanrı ve üçte bir insandı. Annesi, bilge tanrıça Ninsun; babası, aynı zamanda Uruk’un krallığını da yapmış bir ölümlü olan soylu Lugalbanda idi.

Gılgamış, öylesine tanrısal bir insandı ki, halkı onun tanrılar tarafından desteklendiğini biliyordu. Gılgamış’ı da, ilk insanı çamurdan yaratan ulu Ana Tanrıça Nintu yaratmıştı. Işık saçan güneş tanrısı Şamaş, ona büyük bir güzellik; fırtınalar tanrısı Adad, büyük bir cesaret; bilgelik tanrısı Ea, deneyimlerinden bir şeyler öğrenme ve insanların en akıllısı olma yeteneği vermişti. Ancak tanrıça annesine ve bütün ilahi bağışlara karşın Gılgamış, bir tanrı değil bir insandı. Bunun için, onun sonu da bütün insanların ortak kaderi olan ölümü paylaşmaktı.

Gılgamış genç bir kralken, vahşi bir boğa kadar hırslı ve korku saçan bir kişiydi. Üstün bir güreşçi ve savaşçıydı. Korku nedir bilmezdi. Geleneklere saygısı yoktu. Kutsal davulu istediği gibi kullanırdı. Başkalarına zarar verip onları incitse de her istediğini yapardı. Davranışlarının arkadaşlarını rahatsız etmesi onu engellemezdi.

Sonunda Uruk’taki soylular, Gılgamış’ın davranışlarından son derece rahatsız oldular. Birbirlerine şikâyette bulundular, “Gılgamış gece gündüz inanılmaz derecede kibirli. Bizim kralımız böyle mi davranmalıydı? Güçlü surları olan kentimizin çobanının gözüpek olması gerektiği doğru olabilir. Ama bir kral ayrıca haşmetli ve akıllı olmalıdır. Gılgamış, bir kral olarak hakkı olmadan uyruklarının yaşamlarına karışıyor. Soyluların ve savaşçıların ailelerinde bile karı-koca arasına, anne ile kızı arasına ve baba ile oğul arasına giriyor.”

Gökteki tanrılar Uruk soylularının şikâyetlerini duydular ve Gılgamış’ın davranışlarını tartışmak için mecliste toplandılar. Tanrıların babası Anu, Ana Tanrıça’yı meclisin huzuruna çağırdı ve şöyle dedi: “Kahraman Gılgamış’ı güçlü ve vahşi boğa gibi bir insan olarak yarattın. Şimdi de eşit ölçüde güçlü ve cesur bir insan olan Enkidu’yu tıpkı Gılgamış gibi olacak şekilde yarat. Enkidu’nun kalbindeki ruhu, savaşçı tanrı Ninurta’nınki gibi yap ki Gılgamış’ın kalbindeki vahşi ruha denk olsun.”

“Sonra Enkidu’yu Uruk’a yolla. Bu iki insan-devin birbirleriyle savaşmalarını sağla. Enkidu Gılgamış’a dünyada bulunması gereken yeri öğretecektir. Gılgamış’ın bir tanrı değil, tanrısal bir insan olduğunu öğrenmeye zorlanması gerekiyor. Her insan gibi bazı sınırlarının olduğunu öğrenince, güçlü surlara sahip Uruk kentinde yaşayan insanlar huzurlu bir yaşam sürebileceklerdir.”

Bu sözleri üzerine Nintu, kafasında ikinci bir kahraman insan tasarladı ve onu Tanrı Anu biçiminde yarattı. Ellerini yıkadı ve bir tutam çamur aldı, düşündüğü gibi şekil verdi. Uruk’tan üç günlük mesafeye, geniş ve yeşil bir düzlüğe fırlattı.

Enkidu tamamen yetişmiş bir insan olarak doğdu. Gövdesi, birbirine karışmış uzun tüylerle kaplı olduğundan, bir insan olduğu kadar bazı yönlerden bir hayvan gibi de görünüyordu. Kafasının üzerinden tıpkı buğday tarlaları gibi uzun ve gür saçlar fışkırıyordu. Sığırların tanrısı gibi kendini hayvan derileriyle sardı. İnsan topluluklarından uzakta, kırlardaki hayvanlar arasında vahşi bir yaratık gibi yaşadı. Ne insanlardan ne de ülkeden haberi vardı. Arkadaşı ceylanlar gibi düzlükteki otlakla beslendi. Su alanındaki vahşi hayvanlar gibi, su içme sırası için itişip mücadele etti.

Bir gün, vahşi hayvan avlayarak geçinen bir avcı, vahşi hayvanlarla birlikte su içen Enkidu’yu keşfetti. Avcı böylesine ilginç bir insanı görmekten şaşkınlığa düşmüş bir halde, sonraki üç gün boyunca su içilen yere geri geldi. Her defasında Enkidu’yu vahşi hayvanlar arasında görüyor ve büyülenmiş bir şekilde seyrediyordu. Her defasında güçlü, vahşi yaratık onu öylesine korkutuyordu ki avcı, köpeklerini alıyor ve eve dönüyor, vahşi adamdan dehşete düşmüş şekilde sessizlik içinde oturuyordu.

Sonunda avcı babasına şöyle dedi: “Üç gündür hayvanların su içtiği yerde tepelerden çıkıp geldiği sanılan vahşi bir adam görüyorum. O kadar iri ki, eminim ülkedeki en güçlü insan odur. Gerçekten de gök tanrılarının babası Anu’nun ruhu onun gövdesinde yaşıyor olmalı! Davranışlarından gözleyebildiğim kadarıyla tepelerde amaçsızca dolaşıyor. Orada ceylanlar gibi otla besleniyor ve su içilen yerde toplanan vahşi hayvanlarla birlikte su içiyor.”

“Ona yaklaşmaya çok korkuyorum” diye itiraf etti avcı; “ama o benim geçim kaynağımı elimden alıyor. Kazdığım çukurları toprakla dolduruyor ve kurduğum tuzakları parçalıyor. Ne zaman düzeneklerim onları yakalasa çayırdaki hayvanları ve daha küçük yaratıkları serbest bırakıyor ve artık hiçbirini yakalayamıyorum.”

Babası yanıt verdi: “Oğlum, kahraman kral Gılgamış buradan sadece üç günlük uzaklıktaki, sağlam surları olan Uruk kentinde yaşıyor. Kimse onun kadar güçlü değildir. Bu söz ettiğin vahşi adam bile büyük olasılıkla onun gücüyle boy ölçüşemeyecektir! Gılgamış öylesine güçlüdür ki Anu’nun ruhu onun gövdesinde yaşıyor olmalı.”

“Bunun için sağlam surları olan Uruk kentine gitmeli ve Gılgamış’a bu güçlü vahşi adamdan söz etmelisin. Oradaki tapınaktan bir rahibe getir ve onun bu vahşi adamı bir insan gibi eğitmesini, su içilen yerde görmesini sağla. Rahibenin güzelliği onu çekecektir. Ona bir kez sarıldı mı, ovadaki hayvanlar onu bir yabancı olarak görecek ve onunla bir araya gelmeyeceklerdir. Bir insan olmak zorunda kalacaktır.”

Avcı, babasının sözünü dinledi. Sağlam surlu Uruk kentine doğru yola çıktı. Kral, avcının öyküsünü duyar duymaz vahşi adama nasıl bir insan gibi davranılacağını öğretmesi için tapınaktan bir rahibe yolladı.

Üç günlük bir yolculuktan sonra avcı ve rahibe, avcının evine ulaştılar. Bütün günü su içilen yerde oturarak geçirdiler. Fakat Enkidu’yu hayvanların arasında göremediler. İkinci gün erken vakitte, avcı ve arkadaşı su içilen yere geri döndü. Vahşi hayvanların ve sürüngen yaratıkların oraya su içmek için gelmelerini izlediler. Sonunda ceylanlar gibi ovada otla beslenmeye, su içilen yere gelip, vahşi hayvanlarla birlikte su içmeye alışmış olan güçlü vahşi Enkidu geldi.

Avcı “işte orada!” diye bağırdı. “Görmen için seni getirmeme neden olan vahşi adam işte o! Seni görür görmez yanına yaklaşacaktır. Sakın korkma, çünkü eminim sana bir zarar vermeyecektir. Seni tanımasına izin ver ve bir insan olmanın ne demek olduğunu öğret ona.”

Enkidu, kadından büyülenmişti ve onunla altı gün yedi gece geçirdi. Doğmuş olduğu ovayı, başıboş bir şekilde dolaşıp durduğu tepeleri ve arkadaşı olan vahşi hayvanları unuttu. Daha sonra tekrar onların arasına katılmak istediğinde, onlar Enkidu’nun artık bir insan olduğunu hissettiler. Ceylanlar bile ondan korkup kaçtılar.

Enkidu hayvanların davranışlarındaki değişme karşısında öylesine şaşırmıştı ki, önce tamamen hareketsiz bir şekilde öylece kalakaldı. Onlara katılmayı denediğinde artık bir ceylan kadar hızlı koşamayacağını anladı. Artık o eski vahşi adam değildi. Ama kaybettiği hıza karşılık daha fazla anlayış ve bilgelik kazanmıştı. Kadına geri döndü, yanına oturdu ve dikkatlice yüzüne baktı.

2. Bölüm

(Enkidu ve Gılgamış kavga ederler ve dost olurlar.)

Rahibe şöyle dedi: “Enkidu şimdi sana baktığımda, gök-tanrılarından biri gibi akıllandığını görebiliyorum. Neden hâlâ vahşi hayvanlarla birlikte yeşil ovada başıboş bir şekilde dolaşmak istiyorsun? Bu vahşi toprakları çobanlara ve avcılara bırak ve benimle gel. Seni sağlam surları olan Uruk kentinde, pazar yerine ve An ile İştar’ın kutsal tapınağına götüreyim. Uruk’ta güçlü kral Gılgamış’ı göreceksin. O, çok büyük ve kahramanca işler yaptı, ama kent halkını tıpkı vahşi bir boğa gibi yönetiyor. Onu da tıpkı kendini sevdiğin gibi seveceksin.”

Enkidu’nun yüreği bir arkadaş özlemiyle doluydu ve şöyle dedi: “Önerini kabul ediyorum. Beni güçlü kral Gılgamış’ın halkını vahşi bir boğa gibi yönettiği Uruk kentine götür. Onunla cesur bir şekilde konuşabilir ve ona güreşte meydan okuyabilirim. ‘Ben daha güçlüyüm. Ben yeşilliklerle kaplı ovada doğdum, gücüm olağanüstüdür’ diye bağırabilirim.”

“Öyleyse gel Enkidu” diye yanıt verdi kadın. “Vahşi tavırlarından vazgeçmek ve insanlar arasında bir insan gibi yaşamak için hazırlanmalısın. Diğer insanların yediğini yemeyi, giydiğini giymeyi ve yerde yatmak yerine bir yatakta uyumayı öğrenmelisin.”

Kadın pelerinini omuzlarına yerleştirerek Enkidu’nun elinden tuttu ve bir annenin çocuğunu götürdüğü gibi onu çobanın yakınlardaki kulübesine götürdü. Bir grup çoban hemen çevrelerine toplandı ve onlara ekmek ve biralarından ikram ettiler. Ancak Enkidu, çobanların kendileri gibi yiyip içmesini beklediklerini görünce sadece utanarak onlara baktı ve alışık olmadığı yiyecek ve içecekler karşısında kusacak gibi oldu. Vahşi hayvanlardan süt emdiği ve ekmekle biranın yabancı görünüşleri ve kokusu onu iğrendirdiği için bir türlü bu yiyeceklerin tadına bakamadı.

Bunun üzerine rahibe; “Bu ekmek insanlar için değerli bir besindir, yemelisin; bu güçlü içki ülkede bir gelenektir, içmelisin!” dedi.

Enkidu rahibenin öğüdüne uydu ve ekmeği yiyip içkiyi içince mutlu oldu. Sonra saçlarını kesti, gövdesini yağladı, geleneksel insan kıyafetlerini giydi. Gerçekten bir insan olmuştu ve genç bir soylu gibi görünüyordu. “Uruk’a gitmeden önce” dedi, “geceleri çobanların huzur içinde olmaları için, silahımı kurt ve aslanları öldürmek için kullanacağım.”

Enkidu çobanların yaşamını kolaylaştırmak için yapması gerekeni yaptıktan sonra, rahibe ile birlikte üç günlük yolculuklarına başladılar. Kadın ona “Uruk kentini seveceksin, insanları sanki her gün bayrammış gibi festival kıyafetleri giyerler. Genç erkekler güçlü ve atletik, genç kadınlar güzel kokular içinde ve çok çekicidirler.”

“Sana Gılgamış’ı gösteririm” diye devam etti; “gerçi sen de onu görünce tanıyabilirsin. O da senin gibi, yaşamayı çok sever. İnsanlığı ışık saçar ve baştan aşağı tüm görünüşü onun gücünü ortaya koyar. Her gün ve her gece çok hareketli bir yaşam sürdüğü için senden çok daha güçlüdür. Dinleniyorsa bile bundan kimsenin haberi olmaz.”

“Enkidu, kibrine engel olmalısın” diye uyardı rahibe: “Gılgamış’a karşı haddini bil. Güneş tanrısı Şamaş onu sever. Gökteki tanrıları yöneten Anu ve Enlil, akıl tanrısı Ea onu çok akıllı yapmışlardır. Kente gelmeden önce bile Gılgamış, seni rüyalarında göreceği için geleceğinden haberi olacak ve bekleyecektir.”

Bu arada Gılgamış, sevgili bilge annesi tanrıça Ninsun’un yanına gitmiş, ona anlamını açıklaması için rüyalarını anlatıyordu. “Anne” diye başladı, “geçen gece rüyamda çok güzel bir akşamda soylular arasında yürüdüğümü gördüm. Göklerdeki yıldızlar üzerimde parıldarken, tıpkı Anu’nun şeklinde bir yıldız gökten kaydı. Tam ayağımın dibine düşen bu yıldız gibi varlık yolumu kapattı.”

“Onu kaldırmayı denediğimde” diye devam etti Gılgamış, “çok ağır olduğunu gördüm. Onu itmeyi denedim. Fakat yerinden oynatamadım. Bu yıldıza benzer canlı, kentimizin tam ortasında, yenilmez bir şekilde ayakta duruyordu. Uruk halkı evlerinden fırladılar, onun çevresinde toplandılar. Bu arada arkadaşlarım ve soylular onun ayaklarını öptüler. Bu yıldıza benzer canlıya çok şaşırdım, ama sevmiştim. Taşıma kayışımı alnıma koydum ve arkadaşlarımın da yardımıyla onu sırtımda kaldırmayı ve sana getirmeyi başardım. Buna karşılık onu senin ayaklarına serdiğimde sen onu benimle savaştırdın.”

Ninsun yanıt verdi: “Tıpkı Anu’ya benzeyen, aniden önüne inen, kaldırmayı ve itmeyi başaramadığın, sevdiğin, ayaklarıma getirdiğin ve seninle savaştırdığım bu göksel yıldız, aslında tıpkı senin gibi Enkidu adında bir insan. Yeşilliklerle dolu bir ovada doğdu ve onu vahşi yaratıklar yetiştirdi. Enkidu Uruk’a gelince onunla görüşecek ve ona sarılacaksın, sonra soylular onun ayağını öpecekler. En sonunda onu bana getireceksin.”

“Enkidu senin en sevgili arkadaşın olacağı için kalbin neşeyle dolacak” diye devam etti Gılgamış’ın annesi. “Göklerin tanrısı Anu’nun gücünde ve ülkenin en güçlü erkeğidir. O, gerektiği zaman arkadaşına yardım edecek bir dosttur. Rüyanda onu sevmiş olman, onun her zaman senin en sevgili arkadaşın olacağı anlamına geliyor. İşte rüyanın anlamı budur.”

Sonra Gılgamış şunları söyledi: “Anne tekrar yattığımda bir başka rüya gördüm. Bu kez sağlam surlu kentimiz Uruk’un ortasında garip şekilli bir balta duruyordu ve bütün insanlar onun çevresinde toplanmışlardı. Onu görür görmez sevdim, bu yüzden onu yerden aldım ve sana getirdim. Ama onu senin ayaklarının dibine koyduğumda, sen onu benimle savaştırdın.”

Bilge annesi şöyle yanıt verdi: “İkinci rüyan da ilkiyle aynı anlamı taşıyor. Balta, göklerin Anu’sunun gücüne sahip kahraman Enkidu’yu simgeliyor. Uruk’a geldiği zaman senin arkadaşın ve en sevgili dostun olacak.”

Bunun üzerine Gılgamış, “Öyle anlaşılıyor ki, Enlil’in emriyle bana sevgili bir arkadaş ve danışman geliyor; buna karşılık ben de onun sevgili arkadaşı ve danışmanı olacağım” dedi.

Enkidu ve rahibe, kente iyice yaklaşmışken yanlarına onlarla konuşmak istermiş gibi görünen yabancı bir adam yaklaştı.

“Lütfen o adamı bana getir” dedi Enkidu kadına, “adını öğrenmek ve neden geldiğini bilmek istiyorum.”

Yabancı, Enkidu’ya şunları söyledi: “Kralımız Gılgamış kendini hiçbir şekilde kısıtlamaksızın yaşıyor. Başkalarının haklarını ve ülkemizin geleneklerini düşünmeden, canı ne isterse yapabilme hakkına sahip olduğunu düşünüyor. Gökteki tanrılar meclisi, Uruk kralı olarak ona, bir gelinin evlendiği ilk gece onunla yatması hakkını verdiler. Ancak Gılgamış bu önceliği kötüye kullandı ve genişletti. Bu yüzden kentimizin insanları ondan korkuyor ve ona kızıyorlar.”

Enkidu bunu duyunca yüzü kızgınlıktan bembeyaz oldu. Kendi kendine “Uruk halkını vahşi bir boğa gibi yöneten bu kralı gördüğüm zaman, ona olması gereken yerini ve diğer insanların haklarına ve isteklerine karşı saygı göstermeyi öğreteceğim” dedi.

Az sonra Enkidu, hemen arkasından gelen kadınla birlikte güçlü duvarlı Uruk kentine girdi. Pazar yerinde dururken, Uruk halkı derhal bu kahraman görünüşlü yabancının çevresinde toplandı ve yolunu kesti.

“Neden bu adam tıpkı kralımıza benziyor!” diye bağırdılar. “Bakın yapısına, nasıl da onunki gibi! Onun kadar uzun değil, ama kemikleri daha güçlü görünüyor. Vahşi yaratıkların sütü ona olağanüstü güç vermiş. Kesinlikle ülkemizdeki en güçlü adam! Şimdi Uruk’ta silah yarışmasındaki silahların sesleri yankılanacak!”

Soylular neşelendiler, “Kentimizde büyük kralımızın dengi tanrısal bir kahraman ortaya çıktı! Tanrısal Gılgamış şimdi dengine rastladı” dediler.

O gece Gılgamış, Anu ve İştar tapınağına doğru yürürken, iki büyük insan kentteki pazar yerinde karşılaştılar. Kral tapınağa doğru yaklaşırken Enkidu geçitin ortasında durdu. Gücünü topladı ve Gılgamış’ın kapıdan geçmesine engel olmak için ayağını dışarıya çıkarttı. Şaşırmış ve kızmış bir halde Gılgamış, bu küstah yabancıyla güreşmeye başladı. İki dev uzun bir süre, iki boğa gibi dövüştüler. Kapı çerçeve parçaladılar ve duvarı sarstılar.

Sonunda Gılgamış dizini toprağa koydu ve Enkidu’dan başka tarafa döndü. Bu küstah yabancının muhtemelen rüyalarındaki Enkidu olduğunu fark edince, aniden öfkesi kayboldu. Gılgamış Enkidu’da gerçekten kendisinin eşdeğerini bulmuştu ve rüyaları doğru çıkıyordu.

Gılgamış’ın başka tarafa yöneldiğini görünce, Enkidu büyük bir saygıyla “Enlil’in kral yaptığı Gılgamış, selam sana! Annen tanrıça Ninsun, çok büyük bir oğul doğurmuş. Yönettiğin insanlardan çok üstünsün!”

Sonra iki adam kucaklaştılar ve çok yakın iki arkadaş oldular.

3. Bölüm

(Gılgamış ve Enkidu sedir ormanına yolculuk etmek ve kötü yürekli Humbaba ile karşılaşmak için hazırlandılar.)

Enkidu’nun yüreği mutsuz olduğu için, bir gün gözleri yaşla doldu. Arkadaşının acı acı iç çektiğini duyan Gılgamış, ona “Enkidu, dostum neden gözlerin yaşla doluyor ve neden böylesine acıyla iç çekiyorsun” diye sordu.

Enkidu yanıt verdi: “Kaybolan gücüm için ağlıyorum. Otlak arazide hayvanların arasında yaşarken, çok hızlı ve güçlüydüm. Burada, sağlam surlu Uruk kentinde kollarım işe yaramaz şekilde iki yanımda sarkıyor. Hareketsizlik beni güçsüz yaptı.”

“Kalbindeki sızıyı nasıl iyileştireceğimi biliyorum” dedi Gılgamış. “Canlılar ülkesindeki Lübnan Sedir Ormanları’nda, gök tanrılarının evi olan Sedir Dağı’nın eteklerinde korkunç dev Humbaba yaşar. Benimle onu öldürmeye gel, ülkedeki bütün şeytanları kovmuş olalım.”

“Söylediklerinde ciddi olamazsın” diye yanıt verdi Enkidu. “Böylesine cesurca konuşabiliyorsun, çünkü Humbaba’yı hiç görmedin. Ben de onu hiç görmemiştim, ama vahşi hayvanlardan Sedir ormanını ve onu koruyan kötü devi öğrendim.”

“Orman, 30.000 milkarelik bir alan üzerinde uzanıyor” diye açıkladı Enkidu. “Yayıldığı alan öyle büyük ki bir insan oraya girebilir, ama bir daha asla çıkış yolunu bulamaz. Humbaba’ya gelince, bu canavar deve karşı savaşma düşüncesi de kalbimi dehşetle dolduruyor. Göksel tanrıların yöneticisi Eniri, onu gözcü olarak tayin etti. Sedir Ormanları’nı, girmeye cesaret edenlere dehşet saçarak koruyor. Yüzü bir aslanınki kadar ürkütücü. Korkunç kükremesi, ormanın içinde, tufanda kabaran bir nehir gibi yankılanıyor. Dişleri bir ejderhanınkilere benzer ve ağzından alevler fışkırır. Her soluk aldığında yolunun üzerindeki bütün kamışları ve ağaçları yakıp yok eder. Yenebilen hiçbir şey bu canavar tarafından yenip yutulmaktan kurtulamaz. Neden senden daha güçlü bir yaratığa karşı kendini ortaya atmayı seçiyorsun?”

“Er geç öleceğimi ve bunun benim kaderim olduğunu biliyorum” diye açıkladı Gılgamış. “Yaşamım sona ermeden ad bırakmayı istiyorum. Bunun için Sedir Dağı’na çıkmak istiyorum. Geçmişin büyük adları anıldığında benim adımın da onların arasında olmasını isterim. Göksel tanrıların adlarını da bizimle birlikte taşıyacağım ki onlar da anımsansınlar.”

Enkidu “Sedir Ormanları’na giremeyiz” diye yineledi. “Humbaba dinlenmeksizin ormanı gözlüyor. Vahşi sığırları 200 mil öteden duyabilir o.”

Gılgamış karşılık verdi: “Dostum, kim göklere ulaşabilir? Işık saçan Şamaş’la birlikte, yalnızca tanrılar sonsuza dek yaşarlar. İnsanların günleri sayılıdır ve ulaştıkları şeyler ne olursa olsun rüzgâr gibidir! Tüm insanlar gibi senin kaderinde de öleceğin yazılıysa neden ölümden korkuyorsun? Kahraman gücüne ne oldu? Sabırla ve sessizce oturup öleceğin günü beklemektense ün kazanmak için elinden geleni yapman daha iyi değil mi? Ün ve onur sen öldükten sonra bile adını yaşatacaktır.”

“Eğer Humbaba ile savaşmaktan hâlâ korkuyorsan” diye devam etti, “bırak, sen beni daha yürekli olmam için cesaretlendirirken, ben önden yürüyeyim. Başarısız olsam bile kalıcı bir ad bırakmış olurum. İnsanlar benim için, Gılgamış acımasız dev Humbaba ile savaşırken öldü diyecekler.”

Enkidu yanıt verdi: “Senin arkanda yürümeyeceğim dostum. Sen canlılar ülkesine doğru seyahat ederken, ben sağlam surlu Uruk kentinde kalacağım, gönencini annene bildireceğim. Bilge tanrıça Ninsun, bütün insanlara ününü ilan etsin! Çok yakında gerçekleşecek ölümünü annene haber vereceğim. Bilge tanrıça Ninsun, kayıp çocuğu için yas tutarken acı gözyaşları döksün.”

“Ben ölümü seçmiyorum” diye devam etti Enkidu. “Ateşler içinde yok olmak istemiyorum. Üç katlı kefen için hazır değilim. Fırat nehrine seyahat etmeye hazır değilim.”

Gılgamış şöyle dedi: “Korkun kalbimi üzüntüyle dolduruyor. Humbaba’yı ellerimle öldüreceğim, Sedir ağaçlarını keseceğim ve güzel kokulu kerestelerini sağlam surlu Uruk kentine getireceğim. Böylece kalıcı bir ad kazanacağım. Demirciye bizim için yeni silahlar dökmesini emredeceğim; ağaçları kesip devirmek için baltalar ve şekil vermek için bıçaklar ve Humbaba’ya karşı kullanmak için olağanüstü kılıçlar… Adı ülkemizde dehşet saçan bu devi görmek istiyorum. Onu Sedir Ormanları’nda yeneceğim. O zaman bütün insanlar Uruk kralının ne denli güçlü olduğunu öğreneceklerdir.”

Enkidu yanıt verdi: “Ey Gılgamış, eğer böyle bir maceraya girmeyi kafana koyduysan ve Canlılar ülkesine girmeye karar verdiysen, istemeye istemeye sana eşlik edeceğim. Ancak ışık saçan Şamaş’a söylemelisin. Sedir Ormanları’ndan o sorumlu ve mutlaka onun yardımına ihtiyacın olacak.”

Böylece Gılgamış biri beyaz, diğeri kahverengi iki oğlak seçti ve dualarla Şamaş’a sundu: “Ey göksel Şamaş, Canlılar ülkesindeki Lübnan Sedir Ormanları’na girmek istiyorum ve bana yardımcı olmanı diliyorum.”

“Gılgamış, gücünün çok büyük olduğunu biliyorum” diye karşılık verdi ışıklar saçan Şamaş. “Sen gerçekten büyük bir savaşçısın. Ama niçin böyle bir maceraya girişiyorsun? Neden Canlılar ülkesi seni bu kadar ilgilendiriyor?”

Gılgamış gözyaşları içinde yanıt verdi: “Ey ışık saçan Şamaş, lütfen sözlerimi dinle. Biz insanlar göksel tanrılar kadar kutsanmış değiliz, çünkü sonsuza dek yaşayamıyoruz. Her gün kentim Uruk’ta insanlar ölüyor! Kentimin güçlü duvarlarından baktığım zaman Fırat Nehrinin onların ölü gövdelerini taşıdığını görüyorum.”

“Bir kral da olsam, er ya da geç ben de bu kaderle yüzleşeceğim, bu son yolculuğu yapmak zorunda kalacağım. Ölüm insan kalbini acıyla doldurur. Ne kadar uzun olursa olsun bir ölümlü göklere ulaşamaz. Ne kadar geniş olursa olsun bir ölümlü tüm dünyaya yayılamaz.”

Sözlerini şöyle tamamladı Gılgamış: “Ancak yaşamım sona ermeden önce bir ad bırakmak istiyorum. Canlılar ülkesine girmek ve Sedir Dağı’na tırmanmak istiyorum. Gelecek kuşaklar geçmişin ünlü adlarını andıklarında, o adların arasında benimkinin de olmasını istiyorum. Göksel tanrıların adlarını da yanımda getireceğim ki sizin adlarınız da anımsansın.”

Şamaş, Gılgamış’ın sözlerini duydu ve gözyaşlarını kutsal bir kurban olarak kabul etti. Işık saçan tanrı, Gılgamış’ın insan kaderi yüzünden ona acıdı. Gılgamış’a “Humbaba’ya karşı senin bağlaşığın olacağım; diliyle zehirleyen yılanı, ateşiyle kavuran ejderhayı, ülkeyi mahveden tufanı ve yenilmez yıldırımları, dağdaki mağaralara hapsedeceğim. Maceran boyunca sana dert çıkaramayacaklar.”

Gılgamış Şamaş’ın sözlerini duyunca kalbi mutlulukla doldu. Uruk’un ileri gelenlerini toplantıya çağırdı ve onlara planını anlattı. Coşkusu onları ikna edememişti.

Krallarına, “Genç ruhun kalbini dolduruyor Gılgamış, ancak o ruh yaptığın şeye karşı seni körleştirmiş. Öğüdümüzü dinle, Sedir Ormanı’nın 30.000 milkarelik bir alana yayıldığını duyduk. İnsanlar arasında hangisi oraya girecek kadar yiğittir? Duyuyoruz ki Humbaba kendisinden korkulacak bir yaratıkmış.

Hangi insan onun silahlarına karşı koyabilir? Canavar tıpkı tufanda kabaran bir nehir gibi kükrüyor ve ateşten nefesi ölüm getiriyor” dediler.

“Neden böyle bir düşmanla karşılaşmak istiyorsun?” diye sordular. “Daha eşitsiz bir mücadele seçemezdin! Ama eğer seni kararını değiştirmeye ikna edemezsek o zaman hayır dualarımızla git. Tanrın Şamaş seni korusun ve seni sağlam surlu Uruk’a sağ salim geri getirsin!”

Gılgamış ışık saçan Şamaş’ın önünde diz çöktü. Ellerini dua etmek için kaldırdı ve şöyle dedi: “Göksel Şamaş, ben yola çıkıyorum. Ruhumu koru. Beni koru ve Uruk’a güvenli bir şekilde dönmemi sağla. Daha önce hiç görmediğim bir yere gidiyorum. Kalbimde neşeyle yürümek istiyorum.”

Gılgamış sonra bazı yurttaşlarını askere aldı. “Ailesinden sorumlu olanlar evde kalsın” diye emretti. “Annesinden sorumlu olan onunla kalsın! Ama eğer yalnız bir erkekseniz ve kahramanlık maceralarının en büyüğünde bana katılmak isterseniz, içinizden elli kişiyi, Humbaba’nın Sedir Ormanı’nı koruduğu Canlılar ülkesine doğru benimle gelmeye davet ediyorum. Orada canavarı öldüreceğiz ve bütün kötülükleri ülkeden kovacağız.”

Uruk erkekleri Gılgamış’a itaat ettiler. Ailelerine bakanlar arkada kalırken elli genç, büyük macerada Gılgamış’a eşlik etmek için hazırlandı.

Gılgamış, metal dökümcülerine bütün arkadaşları için baltalar ve kılıçlar yanında, “kahramanlığın gücü” adını verdiği olağanüstü büyük bronz baltayı dökmelerini emretti. Sonra uşaklarına daha başka silahlar ve aletler yapmak için elma, şimşir ve söğüt ağaçlarından kereste kesmelerini emretti. Bütün maceracılar uygun şekilde donanınca Gılgamış’ın uşakları ona silahlarını getirdiler. Yayını, oklarla dolu sandığını, birtakım kesici ve şekillendirici aletleri verdiler ve baltası “kahramanlığın kudreti”ni ve kılıcını kemerine yerleştirdiler.

Grup yola çıkmak için hazır olduğunda insanlar bağırdılar: “Kentimize esenlikle dönün!“

Daha sonra büyükler Gılgamış’a son öğütlerini verdiler. “Gılgamış, sakın kendi gücüne çok fazla güvenme. Sedir Ormanı’na giden yolu bildiği ve savaşta deneyimli olduğu için Enkidu’nun önden gitmesine izin ver. Ormanda ve dağ geçitlerinde Enkidu’nun önden yürümesini sağla, önde giden insan arkasından gelen arkadaşlarını korur, kendini ve sizi koruması için bırak gözleri her şeyi açıkça görsün.”

“Gece dinlenmeden önce bir kuyu kazın ki kaplarınızdaki su her zaman taze kalsın. Işık saçan Şamaş’a soğuksu sunmayı ve baban Lugalbanda’yı onurlandırmayı asla unutmayın. Humbaba’yı öldürdükten sonra tanrıların istediği gibi ayaklarını yıkamayı da unutmamalısın.”

Büyükler sözlerini “Tanrın seninle olsun Gılgamış” diye tamamladılar. “Şamaş dualarınıza kulak versin. Tıkanmış patikaları, kapanmış yolları ve korkunç dağları ayaklarınızın önüne sersin. Gece, korkacağınız hiçbir şey getirmesin. Baban seninle olsun ve seni korusun. Yaşa ve dileklerine kavuş.”

Sonra meclisteki büyükler. “Meclis olarak biz kralımızı sana emanet ediyoruz. Arkadaşını koru ve onu güvenlik içinde bize geri getir” diyerek Enkidu’ya seslendiler.

Yaşlı soylular meclisinin hayır dualarını aldıktan sonra Gılgamış, Enkidu’ya “Önce Şamaş’ın rahibesi annemi görmeye gidelim. Çok geniş bir bilgisi ve müthiş bir aklı olan büyük kraliçe Ninsun, bizi mutlaka kutsayarak gönderecektir” dedi.

İki arkadaş el ele Ninsun’un odasına girdiler. Gılgamış şöyle dedi: “Anne beni Sedir Ormanı’na doğru garip bir yola sürükleyecek ve Humbaba’nın evine götürecek büyük bir yolculuğa çıkmaya karar verdim, bütün kötülükleri ülkeden kovmak amacıyla Humbaba’yı öldürmeye çalışacağım. Sonucu kesin olmayan bir savaşla karşılaşacağım. Hareket etmemden geri dönmeme kadar geçen her gün benim adıma Şamaş’a dua et, çünkü o da kötülüklerden nefret eder.”

Ninsun tören kıyafetini giydi, göğsüne bir süs yerleştirdi ve başına üç katlı tacını taktı. Merdiven basamaklarından sarayın tepesine kadar çıktı, çatının üzerinde durdu ve ışık saçan Şamaş’a güzel kokular sundu.

Ninsun ellerini güneş tanrısına kaldırarak bağırdı. “Bana neden Gılgamış gibi bir oğul verdin? Neden bu denli huzursuz bir kalp verdin? Ona böylesine garip bir yolculuk yaptırarak eline ne geçecek? Neden Sedir Ormanı’nda Humbaba ile karşılaşması gerekiyor?”

Daha sonra Ninsun dua etti: “Ey Şamaş, gidişinden dönüşüne kadar geçen her gün oğlumu korumanı rica ediyorum. Ve her günün sonunda sen dinlenmeye giderken oğlumu gecenin gözcülerine emanet et. Sen de kötülüklerden nefret edersin; ülkeden bütün kötülükleri defetmesi için güçlü Humbaba’yı öldürürken, onu Sedir Ormanı’nda koru.”

Daha sonra Ninsun her tarafı tütsüye boğdu ve Enkidu’ya seslendi: “Gılgamış gibi benim çocuğum değilsin güçlü Enkidu, fakat seni şimdi resmen evlat ediniyorum. Hayır dualarımla git ve Uruk’a güvenli bir şekilde dön.”

4. Bölüm

(Gılgamış ve Enkidu, Sedir Ormanı’na ulaşırlar ve Humbaba’yı öldürürler.)

Sonra Enkidu Gılgamış’a, “Yola düşelim. Beni takip et ve kalbinde korku olmasın. Ben Humbaba’nın dolaştığı yerleri ve nerede yaşadığını biliyorum” dedi.

Gılgamış, Enkidu ve genç adamlar normalde altı haftada alınacak bir mesafeyi yalnızca üç günde yürüdüler. 60 mil sonra yemek için durdular. 90 mil daha yolculuk ettikten sonra geceyi geçirmeye hazırlandılar. Sonra ışık saçan Şamaş’ın önünde bir kuyu kazdılar. Her gün 150 mil yürüdüler ve yedi dağ geçtiler. Nihayet Humbaba’nın bekçisi tarafından korunan Sedir Ormanı’nın girişine vardılar ve bekçiyi öldürdüler.

Gılgamış orada derin bir uykuya daldı. Enkidu kralı dürttü, fakat kral uyanmadı. Gılgamış’a seslendi, fakat yanıt alamadı. “Ey Gılgamış” diye yalvardı, “daha ne kadar burada uyuyacaksın? Bize eşlik eden Uruk’un gençleri Sedir Dağı’nın eteğinde seni bekliyorlar.”

En sonunda Gılgamış Enkidu’nun sözlerini duydu ve hemen ayağa kalktı. Toprağın üzerinde büyük bir boğa gibi durdu, ağzını yere koydu ve toprağı emdi. Sonra dimdik durdu ve sanki kaftanını giyiyormuş gibi kahramanlık sözleriyle donandı.” Bana yaşam veren babam Lugalbanda ve beni doğuran annem Ninsun’un yaşamları adına” diye yemin etti, “Canlılar ülkesindeki Sedir Ormanı’na girene ve insan da olsa tanrı da olsa Humbaba ile savaşana kadar sağlam surlu Uruk kentine dönmeyeceğim. Bana yaşam veren babam Lugalbanda ve beni doğuran annem Ninsun’un yaşamları üzerine bu onuru kazanayım ve bana bakan herkes yaptıklarımı şaşkınlıkla görsün!”

“Gençleri çağıralım ve acele edelim Enkidu” diye devam etti Gılgamış. “Ulaşamayacağımız kadar uzağa gitmeden Humbaba’yı bulmamız gerek.”

Enkidu yanıt verdi, “Aman, Sedir Ormanı’nın içine fazla girmeyelim! Bu kapıyı açtığımda ellerim halsizleşti. Seni veya kendimi koruyacak gücüm yok artık!”

“Korkma Enkidu” diye arkadaşına güven verdi Gılgamış; “Sen nasıl savaşacağını biliyorsun ve savaş deneyimin var. Eğer kaftanıma bir dokunursan ölümden korkmayacaksın, ellerin ve kolların eski gücünü tekrar kazanacak.”

“Şimdi gel” diye emretti Gılgamış, “ilerleyelim ve bu serüveni birlikte yaşayalım. Yürekli ol! Humbaba ile karşı karşıya geldiğimizde korkarsak, korkumuzu yeneceğiz. Dehşete kapılsak bile dehşetimizi yeneceğiz, önde giden kişi kendisini ve arkadaşını korur. Bu sırada ölse bile kendisi için ölümsüz bir ad bırakmış olur. Korkak kimse kendisiyle barışık değildir ve arkasında ona iyi bir ad verecek hiçbir şey bırakmaz.”

Kendilerini yeşil Dağda buldular. Hiç konuşmadan sessizce durdular ve çevrelerine baktılar. Sedir Ormanı’nın girişinde sedir ağaçlarının heybetli yüksekliklerini fark ettiler. Humbaba’nın yürüdüğü yolun düz ve açık olduğunu gördüler. Göksel tanrıların yurdu olan Sedir Dağı’nı seyrettiler. Dağın yamacı gösterişli, gölgeli bir sedir ağacı örtüsüyle kaplanmıştı.

O gece, Gılgamış Enkidu’yu gece yarısı uyandırdı ve şöyle dedi: “Garip bir düş gördüm Enkidu. Bir dağ parçalandı ve üzerime düştü. Sonra güzel görünüşlü bir adam göründü. Beni dağın altından çekip çıkardı. İçmek için su verdi ve sonra da ayağa kalkmama yardım etti.”

Enkidu “Düşün çok güzel Gılgamış. Humbaba senin üzerine düşen dağdır. Onu yakalayacağız. Öldürüp vücudunu ortaya atacağız” diye yanıt verdi.

Ertesi gün Sedir Ormanı’nda 60 mil yürüdükten sonra yemek için durdular. 90 mil sonra, geceyi geçirmek üzere hazırlandılar. Sonra Şamaş’ın önünde kuyu kazdılar. Gılgamış güzel bir yemek sunarak dağa yaklaştı ve “dağ, bana bir rüya ver” dedi.

Gılgamış, başı dizlerinin üstünde uykuya daldı. Gecenin ortasında yine birdenbire uyandı. “Enkidu, arkadaşım” dedi, “korkunç bir rüya gördüm! O kadar rahatsız ediciydi ki bu, kesinlikle iyiye işaret değil! Ovalarda yaşayan vahşi bir boğa yakaladığımı gördüm. Onu yakaladığım zaman, boğa o kadar çok çırpındı ki kaldırdığı toz göğü kararttı. Derken boğa beni yakaladı ve gücümü öylesine kesti ki, önünden kaçmak zorunda kaldım. Fakat onun eline düştüğümde boğa bana yemek için aş, su tulumundan içmek için su verdi!”

Enkidu yanıtladı: “Rüyandaki vahşi boğa dostum, gerçekte göksel Şamaş’tır. Onun yardımına ihtiyacımız olduğu zaman elimizden tutacaktır. Su tulumundan su içmene izin veren odur. O seni koruyor ve sana onur getirecek. Düşünde, göksel Şamaş, biz öldükten sonra anımsanacak bir işi tamamlamamız için bizi cesaretlendiriyor. Bu hiç kuşkusuz, korkunç dev Humbaba’yı öldürmek olmalı.”

Gılgamış Enkidu’ya sordu, “Humbaba’ya yaklaştığımız zaman onun uşaklarını ne yapacağız?”

Enkidu yanıt verdi: “Dostum, ilk önce anne kuşu ele geçir, çünkü anneleri olmadan yavruları nereye gidebilir? Bu yüzden önce Humbaba’yı öldürelim. Uşaklarını daha sonra bulup öldürürüz, çünkü civcivler gibi çılgınca çayırlara dağılacaklardır.”

Gılgamış arkadaşının öğüdünü dinledi. Humbaba’nın dikkatini çekmek için baltasını kaldırdı ve sedirlerden birini kesti.

Humbaba’nın sedir evinden iki milden fazla uzakta olmalarına rağmen dev, gürültüyü duydu ve çılgına döndü. Evinden çıktı ve ölüm saçan gözlerini, iki arkadaşın üzerine dikti. Başını uyarırcasına salladı ve kükredi: “Kim var orada? Dağlarımda büyüyen değerli ağaçlarıma kim zarar veriyor? Sedirlerimden birini kim kesti?”

Humbaba’nın kükremesiyle Gılgamış birdenbire korkuyla titremeye başladı. Enkidu onun yüreğindeki dehşeti gördü ve “Arkadaşım, Uruk halkına söylediklerini anımsa! Bu yolculuğu neden yaptığımızı anımsa! Şimdi kalbine cesaret ver ve bu korkunç devi öldürmeye hazırlan!” dedi.

Gılgamış cesaretini topladı ve Humbaba’ya seslendi, “Sedirini ben, Uruk Kralı Gılgamış kestim. Bana yaşam veren babam Lugalbanda ve beni doğuran annem Ninsun’un yaşamları adına Canlılar ülkesindeki Sedir Ormanı’na seninle ölümüne savaşarak tüm kötülükleri ülkeden uzaklaştırmaya geldim!”

Derken yüce göklerdeki Şamaş, aşağıya Gılgamış ve Enkidu’ ya seslendi: “Humbaba’ya yaklaşın ve korkmayın. Sadece, onun evine girmesine izin vermeyin.” Sonra Şamaş güçlü rüzgârları Humbaba’ya doğru savurdu. Sekiz rüzgâr, vahşi deve doğru şiddetle esti ve onu her yandan öyle bir sardılar ki hiçbir tarafa gidemiyordu; büyük rüzgâr, kuzey rüzgârı, güney rüzgârı, kasırga, fırtına, soğuk rüzgâr, şiddetli rüzgâr ve sıcak rüzgâr.

Bu arada Gılgamış, Enkidu ve gençler sedirleri kesmeye, başları budamaya, bunları bağlayıp dağın eteğine yığmaya başladılar. Gılgamış yedinci sediri kestiği zaman kendini Humbaba ile yüz yüze buldu.

Gılgamış korkunç devi evinin duvarına doğru itti ve sanki yanağına bir öpücük konduruyormuşçasına yüzüne tokat attı.

Humbaba yalvarırken dişleri korkuyla çarptı, “Göksel Şamaş, yardım et bana! Ne bana yaşam veren annemi ne de beni yetiştiren babamı biliyorum. Bu dünyada annem de babam da sensin!”

“Gılgamış!” diye yalvardı Humbaba, “göklerdeki yaşam, yeryüzündeki yaşam ve cehennemdeki ölüler üzerine yemin ederim ki kendimi sana adayacağım ve kölen olacağım. Ağaçlarımı kesmene ve hatta onlarla ev yapmana izin vereceğim.”

Gılgamış Humbaba’nın yakarışlarını dinlerken, ona acımaya başladı. Kral, Enkidu’ya, “Tutsak kuşun kafesten kaçmasına izin vermemeli miyim? Tutuklu adamın annesine dönmesine izin vermemeli miyim?” dedi.

Enkidu Gılgamış’a, “Humbaba’nın yakarışlarını dinleme! Onu serbest bırakman için seni ikna etmesine izin verme. O çok zeki ve tehlikeli bir düşmandır. Canlı bırakılmamalıdır! Şeytani canavar ölüm, en büyük insanı bile eğer doğru karar veremezse bir çırpıda yok edebilir. Seni temin ederim ki eğer yakalanan kuşun kafesten kaçmasına, tutsak adamın annesine dönmesine izin verirsen, kesinlikle Uruk’a ve sana yaşam veren annene geri dönemezsin.”

“Enkidu” diye yakındı Humbaba, “Sen sadece bir uşaksın, ama benim hakkımda kötü sözler söylüyorsun!”

Fakat Gılgamış Enkidu’nun bilgece öğüdünü dinledi. Baltası “kahramanlık kudretini” aldı ve kılıcını kuşağından çıkardı. Sonra Humbaba’nın boynuna vurdu. Enkidu da canavar devin boynuna vurdu.

Üçüncü vuruşla Humbaba yere düştü ve Enkidu başını kesti. 6 millik bir alandaki sedirler Humbaba’nın bedeninin yere düşerken çıkardığı sesle yankılandı. Gılgamış ve Enkidu, Lübnan’ın Sedir Ormanı bekçisini gerçekten öldürdüklerine inanamıyorlardı.

Gılgamış, daha sonra Humbaba’nın sedir ağaçlarını keserek ormanın içine doğru yoluna devam etti. Sağlam surlu Uruk’ un gençleri ağaçları kestiler ve kente götürmek için bağladılar.

5. Bölüm

(Gılgamış, aşk ve bereket tanrısı İştar ile evlenmeyi reddeder. İştar cennetin vahşi boğasını Uruk’a göndererek İntikam alır. Gılgamış ve Enkidu boğayı öldürürler. Enkidu İştar’a hakaret eder ve sonra hastalanarak ölür.)

Gılgamış sağlam surlu Uruk’a dönünce silahlarını temizledi ve parlattı. Kirli saçlarının örgüsünü açtı, yıkadı ve serbestçe omuzlarına bıraktı. Kirli elbiselerini değiştirdi. En son, püsküllü kraliyet pelerinini sırtına aldı, bir kuşakla belinden bağladı ve tacını giydi.

Tanrıça İştar, Gılgamış’ı kraliyet elbiselerine bürünmüş görünce onun soylu güzelliğine hayran oldu ve ona “Gel, evlen benimle Gılgamış! Sen benim kocam, ben de senin karın olayım” dedi.

İştar ekledi, “Senin için altın tekerlekleri ve pirinç boynuzlarıyla mücevher ve altından yapılma bir araba hazırlayacağım. Fırtına cinleri senin güçlü atların olacak ve arabanı çekecekler. Evimize girdiğinde sedir ağacının güzel kokusu seni selamlayacak, krallar, prensler ve soylular hepsi önünde eğilecekler, ayaklarını öpecekler ve sana armağan olarak ovaların ve tepelerin meyvelerini getirecekler. Dağlar ve ovalar bile sana haraç verecek. Keçilerin üçüz, koyunların ikiz verecek. Tayların katır gücüne sahip olacak. Arabanı çeken atlar, ünlü yarışçılar olacak. Senin sabanını çeken öküzün bir benzeri olmayacak.”

“Seninle neden evleneyim” diye sordu Gılgamış. “Sevdiğin herkese kötülük ettin! Dinle, çünkü sevgililerini saymaktan çok mutlu olacağım. Gençliğinde Tammuz’u sevdin, ama onu terk ettin ve yıllarca gözyaşı dökmesine neden oldun, benekli çoban kuşunu vurdun ve kanadını kırdın. Şimdi o yıllardır meyve bahçelerinde ‘kanadım! kanadım!’ diye ağlar. Sonra savaşta ünlü olan bir aygırı sevdin. Onu ilk önce 21 mil dörtnala koşturarak kamçılayıp mahmuzladın, sonra da onu çamurlu su içmeye zorlayarak ölmesine neden oldun! Annesi hâlâ onun için gözyaşı döküyor.”

Gılgamış devam etti: “Sonra ayaklarına yığınla yiyecek seren çobanı sevdin ve o her gün seni memnun etmek için en iyi keçisini öldürdü. Sense onun aşkını, ona vurarak ve onu bir kurda çevirerek ödüllendirdin. Kendi çobanların onu sürülerinden uzaklaştırdı ve köpekleri bacaklarını ısırdı. Daha sonra babanın hurma bahçesinin bahçıvanını sevdin. Her gün masana küfelerce olgun hurma getirdi. Sen onu bir köstebeğe çevirdin ve toprağa öyle bir gömdün ki, ne yukarı ne de aşağı hareket edebiliyor. Eğer beni sevmene izin verirsem, bana da en az diğer sevgililerine davrandığın kadar kötü davranacaksın!”

Gılgamış, “Sen soğukta dışarı çıkan bir tepsi kızgın kor gibisin. Sen bir fırtınanın patlamalarını önleyemeyen arka kapı gibisin. Sen içindeki kralı ezen bir saray gibisin. Sen başı örtmeyen bir başlık gibisin. Sen üstündeki örtüyü silkip atan bir fil gibisin. Sen elini süreni siyaha boyayan zift gibisin. Sen taşıyanı ıslatan bir su tulumu gibisin. Sen taş duvardan düşen bir kireç taşı gibisin. Sen giyenin ayağını ağrıtan bir ayakkabı gibisin” diye devam etti.

Onu dinlerken İştar sinirlenmeye başladı. Göklere gitti ve ağlayarak babası Anu’ya yakındı. “Baba” diye başladı. “Gılgamış bana büyük hakaretler etti! Kötü hareketlerimin hepsini yüzüme vurdu.”

Anu, “Eminim ki sen başlattın ve Gılgamış’ın senin utanç dolu işlerini anlatmasına neden oldun” diye yanıtladı.

İştar babasının eleştirisinden korkmadan yalvardı, “Baba, lütfen bana Göklerin boğasını ver ve bırak onu Gılgamış’ı öldürmek için kullanayım. Eğer reddedersen, sürgüleri kıracağım ve ölüler diyarının kapılarını parça parça ederek onları açıkta bırakacağım, ölüleri yeryüzüne çıkaracağım, canlıların arasında beslenip onlardan sayıca üstün olacaklar.”

Anu yanıt verdi: “Eğer sana göklerin boğasını verirsem Uruk ülkesinde yedi yıl süren kıtlık olacak. O kurak yıllar boyunca halkını besleyecek yeterli tohumu toplayıp depoladın mı? Tüm hayvanlar için yeterli ot yetiştirdin mi?”

İştar “Evet baba, insanlar için tohum topladım ve hayvanlara yedi yıl yetecek yem sağladım” dedi.

Bunun üzerine Anu İştar’a göklerin boğasını verdi ve tanrıça, boğayı sağlam surlu Uruk kentine sürdü. Boğa kükreyince yerde bir hendek açıldı ve Uruk’un iki yüz genci bunun içine düşüp öldüler. Bir sonraki gürlemesiyle yerde başka bir hendek daha açıldı ve Uruk’un iki yüz genci daha bunun içine düşüp öldüler. Üçüncü kükremesiyle boğa Enkidu’nun üzerine atladı.

Enkidu yukarı sıçradı ve göklerin boğasını boynuzlarından yakaladı. Boğanın ağzı köpürdü ve köpüklerini Enkidu’nun yüzüne savurdu. Sonra Enkidu’ya kuyruğunun püsküllü ucuyla vurdu. Enkidu sıkıca tuttu ve Gılgamış onun yardımına koştu. İki kahraman boğa ile savaşırken Enkidu onu kovaladı, kuyruğunun kalın tarafına asıldı. Sonunda Gılgamış, boynu ve boynuzları arasına kılıcını saplayarak onu öldürdü. Sonra iki arkadaş kalbini bedeninden ayırdılar ve bunu Şamaş’a adadılar.

Bunun üzerine İştar, Uruk’un sağlam surlarına tırmanıp bağırdı: “Lanet olsun Gılgamış’a, çünkü göklerin boğasını öldürerek ona hakaret etti!”

Enkidu bu sözleri duyunca göklerin boğasının sağ budunu kopardı ve tanrıçanın yüzüne fırlattı. “Seni de boğayı yakaladığım gibi yakalayabilseydim eğer” diye bağırdı İştar’a, “sana da ona yaptıklarımı yapardım!”

İştar tapınak rahibelerini topladı ve göklerin boğasının sağ buduna kapanıp ağladı. Bu arada Gılgamış silah yapanları, el sanatkârı esnafı bir araya getirerek boğanın işlerine yarayacak taraflarını alabileceklerini söyledi. Gılgamış kendisine değerli boynuzları aldı ve yatak odasına astı. Sonra ölü babası Lugalbanda’ya sunmak için yağ yaptı.

Sonra iki arkadaş Fırat Nehri’nde ellerini yıkadılar. Beraberce Uruk’un pazar yerinde dolaştılar. İnsanlar onları seyretmek için toplandılar ve şarkıcılar övgü şarkıları söylediler. Gılgamış “Kahramanların en iyisi kimdir? Kim insanlar arasında en soylu kişidir?” diye sordu.

Halk şöyle yanıt verdi: “Gılgamış kahramanların en iyisidir! Gılgamış insanların en soylusudur.”

O akşam Gılgamış sarayda göklerin boğasına karşı kazandıkları zaferi kutlamak için büyük bir tören düzenledi. Geceleyin Enkidu bir düş gördü. Gılgamış’ı uyandırarak şöyle dedi: “Dostum, rüyamı dinle. Büyük tanrılar Anu ve Enlil, akıllı Ea ve ışık saçan Şamaş birbirlerine danıştılar. Anu Enlil’e: “Gılgamış ve Enkidu Humbaba ve göklerin boğasını öldürdükleri için, sedir ağaçlarını dağdan götüren kişi ölmeli!” dedi. Enlil yanıtladı: “Gılgamış ölmeyecek ama Enkidu ölmeli.”

Enkidu’nun gördüğü rüya onu korkudan hasta etti. Gün başlarken başını kaldırdı ve ışık saçan Şamaş’ın huzurunda ağladı. Gılgamış da gözyaşları içinde şöyle dedi: “Ey sevgili kardeşim, neden tanrılar beni bırakıp da seni cezalandırıyorlar? Ölülerin ruhlarının kapısına oturup da seni bir daha göremeyecek miyim sevgili kardeşim?”

Enkidu yaşamının, kendisini ölüm noktasına getiren olaylarını lanetledi. Gözlerini kaldırarak şöyle dedi: “Ey ellerimi yaralayan Sedir Ormanı’nın kapısı! Senin hoş kokulu, güzel büyük sedirine hayran oldum! Ülkede senin tahtanın üstüne yoktur. Eminim ki usta bir sanatkâr yapmış seni. Ama ey kapı, eğer senin güzelliğinin ölüm getireceğini bilmiş olsaydım, baltamla saldırıp seni yok ederdim.”

“Ey Şamaş” diye devam etti Enkidu, “Senden avcının sağlığını ve gücünü yok etmeni istiyorum. Onun yaşamı seni hoşnut etmesin. Vahşi hayvanlar onun tuzaklarından kurtulup kaçsınlar. Kalbi mutsuz olsun.”

Sonra Enkidu şöyle dedi: “Her şeyden çok ve benden sonraki her zaman için tapınağın genç kadını, seni lanetliyorum. Hiçbir zaman mutlu olabileceğin bir evin olmasın. Sonsuza dek sokak tozlarının içinde yaşamaya mahkûm ol! Yatağın çöl olsun. Başka kadınlar, toplandıkları yerde seni istemesinler. Tek rahat olacağın yer bir duvar gölgesi olsun. Dikenler ve kaba böğürtlen çalıları ayaklarını parçalasın. Yolun çöpü pisliği ve açlık yanaklarına vursun. Ayyaşlar, sevdiğin ve mutlu olduğun her yeri kusmuğuyla kirletsin.”

Işık saçan Şamaş bu sözleri duyunca göklerden aşağı seslendi: “Enkidu neden tapınaktaki genç kadını lanetliyorsun? Sana tanrılara layık yiyecekler, krallara layık içecekler verdi. Sana güzel giyecekler giydirdi ve seni en iyi arkadaşın Gılgamış’a getirdi.”

Tanrı devam etti: “Ve Gılgamış sana bir kral gibi davranmadı mı? Sana üstünde uyuyabileceğin bir kraliyet yatağı verdi. Seni solunda, rahat içinde oturttu. Seni onurlandırdı ve yeryüzü prenslerine senin ayaklarını öptürdü. Sen öldükten sonra Uruk halkının senin için ağlamalarını sağlayacak. Kalplerindeki üzüntü, o zaman her türlü sevinci bastıracak. Halkının, sen öldükten sonra bile hizmetinde olmalarını sağlayacak. Sen gidince Gılgamış saçlarını uzatacak ve bir aslan postuna sarınarak çayırlarda oradan oraya dolaşacak.”

Enkidu, Şamaş’ın sözlerini duyunca yüreği sakinleşti. “Seni lanetlemiş olan ben, şimdi seni kutsuyorum, tapınaktaki kadın!” dedi. “Krallar, prensler ve soylular seni sevsin, sana mücevher ve altın nasip olsun, sana saygı göstermeyenler cezalandırılsın. Yoksulluk senden uzak olsun. Rahip senin tanrılar arasına girmene izin versin.”

Hâlâ kendini hasta hisseden Enkidu yalnız başına yattı. Ertesi sabah Gılgamış’a şöyle dedi: “Dostum geçen gece başka bir rüya gördüm. Gökler inledi ve yeryüzü karşılık verdi. Gökyüzüyle yeryüzü arasında yalnız başına dururken çok karanlık yüzlü, kartalın pençelerine benzeyen tırnakları olan genç bir adam üzerime sıçradı ve bana boyun eğdirdi. Sonra kollarımı kuş kanatlarına çevirdi. Beni, bir girenin bir daha çıkamadığı Karanlık ve Toz Evi’ne doğru, dönüşü olmayan bir yola götürdü.”

Enkidu devam etti: “Orada yaşayanlar sonsuz bir karanlığın içinde kalır ve canlılar ülkesine geri dönmenin hiçbir yolu yoktur. Yemekleri toz topraktan ibarettir. Kuşlar gibi kanat kuşanmışlardır. Orada yeryüzündeki yaşamlarında krallık ailesinden olan pek çok insan gördüm. Karanlık ve Toz Evi’nde gereksiz ve işe yaramaz oldukları için, bütün yöneticiler taçlarını çıkarmışlardı.”

Hayra alamet olmayan rüyasını izleyen günün sonunda, Enkidu hastalanmıştı. On iki gün boyunca yataktan çıkamadı ve acısı giderek arttı. Sonunda Gılgamış’ı yanına çağırdı ve şöyle dedi: “Tanrıça İştar beni lanetledi! Savaşta vurulan biri gibi onurla ölemeyeceğim.”

Gılgamış ağladı: “Ayı, sırtlan, panter, kaplan, geyik, leopar, aslan, vahşi öküzler, dağ keçisi, ovanın bütün vahşi yaratıkları senin için ağlasın. Sedir Ormanı’nda bıraktığın izler gece gündüz hiç durmadan senin için ağlasınlar. Kıyıları boyunca yürüdüğümüz Ula Nehri senin için ağlasın. Su kaplarımızı doldurduğumuz temiz Fırat Nehri senin için ağlasın.”

Gılgamış şöyle devam etti: “Sağlam surlu Uruk kentinin soyluları senin için ağlasınlar. Uruk’un savaşçıları senin için ağlasınlar. Uruk’ta senin adını yüceltenler senin için ağlasınlar. Sana yemen için tahıl yetiştirenler senin için ağlasınlar. Sırtına merhem sürenler senin için ağlasınlar. Ağzına bira koyanlar senin için ağlasınlar. Üzerine güzel kokulu yağlar süren tapınaktaki genç kadın senin için gözyaşı döksün.”

Enkidu ölünce Gılgamış’ın kalbi acı ve yalnızlıkla dolup taştı. Kral şöyle dedi: “Ey sağlam surlu Uruk kentinin büyükleri, beni dinleyin! Arkadaşım Enkidu için gözyaşı döküyorum. Feryat eden bir kadın gibi acı içinde yas tutuyorum. Şeytani bir canavar benden en sevgili arkadaşımı çaldı. O, elimde bir yay, kemerimdeki hançer, yanımdaki balta ve kılıç, beni koruyan kalkan, tören kıyafetim ve görkemli kraliyet süslerim gibiydi.”

Gılgamış “Ey Enkidu!” diye seslendi ölü arkadaşının gövdesine, “Sen tepelerin vahşi yaratıklarını ve yeşilliklerle dolu ovalarda yaşayan panterleri kovaladın! Birlikte her şeyin üstesinden geldik. Dağlara tırmandık. Göklerin boğasını yakaladık ve öldürdük. Sedir ormanında yaşayan Humbaba’yı alt ettik. Enkidu sana nasıl uyku geldi ki beni duymuyorsun? Başını kaldırmıyorsun. Kalbine dokunduğumda atmıyor.”

Gılgamış arkadaşını pahalı kumaşlarla örttü ve bir gelin gibi sardı. Önce Enkidu’nun ölümü karşısında bir aslan gibi kükredi. Sonra yavrusu elinden alınmış dişi bir aslan gibi üzerine kapanıp ağladı. Enkidu’nun cesedinin önünde bir ileri bir geri yürüyüp durdu, saçlarını yoldu, kirliymiş gibi elbiselerini paraladı.

Şafağın ilk ışıklarıyla beraber Gılgamış, bakır dökümcülerine, altın dökümcülerine, mücevhercilere ve oymacılara bir kararname yayımladı. “Arkadaşım Enkidu’nun bir heykelini yapın” diye emretti. “Göğsüne yerleştirmek için mücevher seçin ve vücudunu en saf altından yapın.”

Sonra Gılgamış arkadaşına seslendi: “Ey Enkidu, sana üzerinde yatman için onurlu bir divan verdim. Yeryüzü prenslerinin ayaklarını öpebilmeleri için seni rahat içinde sol yanımda oturttum. Sağlam duvarlı Uruk kenti halkının senin ölümüne ağlamalarını sağlayacağım. Bir zamanlar neşe içindeki bu insanlar şimdi ölümüne üzülecek, ağlayarak yas tutacak ve sana hizmet edecekler. Ve sen gidince, ben saçlarımı uzatacağım ve bir aslan postuna sarılıp yeşilliklerle dolu ovalarda başıboş bir şekilde dolaşacağım.”

6. Bölüm

(Gılgamış büyük tufandan kurtulan Utanapiştim’e giderek bir insanın nasıl ölümsüz olabileceğini öğrenmek ister. Uzun karanlık bir tünelde seyahat eder. Balıkçı kadın Siduri’den öğütler alır ve sonunda sandalla Utanapiştim’e götürülür.)

Gılgamış en sevgili arkadaşının ölümüne acı acı ağlayarak yeşil ovada başıboş bir şekilde dolaştı. Kendi kendine şöyle dedi: “Ben öldüğüm zaman kaderim tıpkı Enkidu’nunki gibi olacak. Kalbim acıdan parçalanıyor ve ölüm korkusu midemi kemiriyor. Diğer bir adı da Çokuzak olan Utanapiştim’in evine, ayaklarımın gidebildiği kadar hızlı bir şekilde gitmeliyim. (Uta: Buldu, Napiştim: yaşam) O da tıpkı benim gibi bir insan! Ancak sonsuz yaşamı buldu ve göksel tanrıların meclisine katıldı. Kesinlikle bana, hiç bitmeyen günler boyunca nasıl yaşayacağımı öğretebilir.”

Gılgamış yeşilliklerle dolu ovada ve yakıp kavuran çölde yalnız başına seyahat etti. Bir gece, bir dağ geçidinde iki aslanla karşılaştı. Aslanların görüntüsü kalbinin dehşetle dolup taşmasına neden oldu. Başını aya doğru kaldırarak: “Ey, gece gökyüzünü aydınlatan ışık tanrısı Sin, koru beni!” diye dua etti.

Sonra Gılgamış cesur bir şekilde kemerindeki hançeri çekti ve baltayı eline alarak kaldırdı. Vahşi yaratıklara tıpkı bir okun uçuşu gibi dosdoğru yaklaştı, onları öldürdü, derilerini yüzdü ve parçalara ayırdı. Kıyafeti parçalanmış ve paçavra haline gelmiş olduğu için, gövdesini aslanların sıcak postlarına sardı. Yanında taşıdığı et, artık onu doyurmadığı için, aslanların etlerinin bir kısmını yedi.

Karada ve denizde, uzun haftalar boyu süren bir yolculuktan sonra Gılgamış, ikiz tepeleri göklerin çatısına dek uzanan ve her gün güneş doğduğu ve battığı zaman Şamaş’ı koruyan Maşu Dağı’na vardı. Orada, dağın kapısını koruyan akrep adamlarla karşılaştı. Kafalarının üzerindeki ışık haleleri dağın kendisinin bile gözlerini kamaştırıyordu ve bakışlarını bir insanın üzerine diktiklerinde, onu öldürebilirlerdi. Bu bekçilerin görüntüsü Gılgamış’ın yüreğine korku saldı. Yine de, cesaretini toplamak ve ileriye devam etmek için kendisini zorladı.

Gılgamış’ın yaklaştığını gördüklerinde akrep adamlardan biri karısına seslendi: “Üzerimize doğru gelen bu adamın eti tıpkı gök tanrılarınınkine benziyor! Onlardan biri olmalı!”

Akrep kadın yanıt verdi: “Hayır, yalnızca üçte ikisi tanrı, üçte biri ise insan. Önümüzde duran adam, Gılgamış. Sağlam surlu Uruk’un kralı.”

Akrep adam sonra Gılgamış’a seslendi: “Tanrıların çocuğu neden bu uzak yere kadar bu denli zor bir yolculuk yaptın? Anlat bana, karada ve denizde neden bu kadar uzaklara kadar gezdin?”

Gılgamış yanıt verdi: “Utanapiştim’i, yani Çokuzak’ı bulmaya geldim. Onun sonsuz yaşamı bulduğunu ve göksel tanrıların meclisine katıldığını biliyorum. Onunla yaşam ve ölüm hakkında konuşmak istiyorum.”

Akrep adam şöyle dedi: “Gılgamış, şimdiye kadar hiçbir insan Utanapiştim’i bulamadı! Bu yolculuğu yapmak, bir insanın cesaretinin üzerinde. Çokuzak’a ulaşmak için öncelikle dağların derinliklerindeki bir tünelde seyahat etmelisin. Tünel zift gibi bir karanlığın içinde 36 mil boyunca uzanıyor. Güneşin bir doğuşundan diğerine kadar bu karanlığın içine hiçbir ışık girmiyor.”

Gılgamış akrep adamın sözlerini aklında ve kalbinde tuttu, fakat bu yolculuğu yapmaktan caymamıştı. “Bu yolda gitmeyi istiyorum” dedi. “Ne acı ne üzüntü ne gözyaşları ne aşırı soğuk ne de haşlayıcı sıcak beni durdurabilir! Dağın kapısını açın da yoluma devam edeyim!”

Akrep adam yanıt verdi: “Maşu Dağı’nın kapısını sana açacağım Gılgamış. Güven içinde git ve ayakların seni olabildiğince güvenli bir şekilde geri getirsin.”

Gılgamış, Maşu Dağı’nın tüneline girdi. Karşılaşacağı şeyleri daha önceden bilmenin karanlıktan duyduğu korkuyu azaltması için, akrep adamın sözlerini aklında ve kalbinde canlı tuttu.

Gılgamış her gün güneşin yolculuk ettiği gibi, doğudan batıya gitti. 3 mil yürüdüğünde karanlık o kadar koyu idi ki, ışık olmadığı için önünde ve arkasında hiçbir şey göremiyordu. Dokuz mil yürüdüğünde karanlık o kadar koyu idi ki ışık olmadığı için önünde ve arkasında ne olduğunu göremiyordu. 18 mil yürüdüğünde karanlık o kadar koyu idi ki ışık olmadığı için önünde ve arkasında ne olduğunu göremiyordu.

24 mil yürüdüğünde artık yorgun ve sabırsızdı ve dayanamayarak isyan edip bağırdı. Öyle bir karanlık vardı ki önünde ve arkasında ne olduğunu göremiyordu, hâlâ tek bir ışık yoktu.

Gılgamış 27 mil yürüdüğünde, hâlâ ışık olmadığı için öyle koyu bir karanlık vardı ki, önünde ve arkasında ne olduğunu göremiyordu. Ancak şimdi yüzüne çarpan bir rüzgâr hissediyordu ve bu yüzden adımlarını hızlandırdı. 33 mil yürüdüğünde, önünde gün doğumunun bir gülünkini andıran rengini gördü ve 36 mil yürüdüğü zaman gökyüzü güneş ışığıyla pırıl pırıldı.

Tünelden çıkınca Gılgamış dallarında mücevherler taşıyan ağaçlarla dolu bir bahçeye geldi. Güneş ışığında parıldayan mücevherden yapılmış meyveler ve yapraklar Gılgamış’ın gözlerini kamaştırdı. Hafif bir rüzgâr, yaprakların dallar arasında zarif bir şekilde dans etmelerini sağlayarak, güzelliklerini gözler önüne seriyordu. Gılgamış bu göz alıcı bahçeye büyülenmiş bir şekilde baktı. Kısa bir süre için, üzüntüsünü ve acısını, yorgunluğunu ve korkusunu unuttu. Göksel tanrıların bahçesine girdiğinden emindi.

Gılgamış merakla bahçeye göz gezdirirken, ışık saçan Şamaş gökyüzünden aşağı baktı ve hayvan postlarına sarınmış bir adam gördü. Gördüğünün Gılgamış olduğunu fark edince ilgilendi. Şamaş Gılgamış’a yaklaştı ve şöyle dedi: “Nereye gidiyorsun? Aradığın yaşamı bulamayacaksın.”

Gılgamış yanıt verdi: “Yeşil ovada ve kavurucu çölde oradan oraya yürüdükten sonra, başımı yıldızların ve güneşin olmadığı toprağın kalbine dayayıp sonsuz uykuya mı dalayım? Gözlerimin güneşe doya doya bakmasını istiyorum. Güneşin ışıklarının ve sıcaklığının kalbimi neşeyle doldurmasını istiyorum. Işık karanlığı uzaklara sürer!”

Bunun üzerine Şamaş, Gılgamış’ı yoluna devam etmesi için bıraktı ve kısa bir süre içinde Gılgamış denize ulaştı. Orada derin denizin kıyısında küçük bir kulübede yaşayan balıkçı kadın Siduri’yi gördü.

Siduri, hayvan postları içindeki yabani bakışlı, uzun ve dağınık saçlı yabancıyı fark ettiğinde bahçesinde oturmuş uzaklara bakıyordu. Yabancının kendisiyle konuşmak niyetinde olduğunu görünce, Siduri’nin kalbi korkuyla doldu. Kendi kendine şöyle dedi: “Bu adam bir katile benziyor! Nereye gittiğini merak ediyorum!” Kalbinin sesini dinleyerek kalktı, evinin kapısını kilitledi ve kapıyı çapraz tahtalarla sürgüledi.

Gılgamış kadını gördü, sivri uçlu sopasını kaldırdı ve elini kapının üzerine koydu. Sonra şöyle dedi: “Balıkçı kadın bana kapını kapatacak ve sürgüleyecek ne gördün? Söyle bana, yoksa kapıya vuracağım ve onu parçalayacağım.”

“Ben sağlam surlu Uruk Kentinin Kralı Gılgamış’ım” diye devanı etti. “Canlılar ülkesindeki Sedir Ormanları’nı koruyan Humbaba’yı yendim ve öldürdüm. Göklerin boğasını yakaladım ve katlettim. Dağdaki geçitleri koruyan aslanları da öldürdüm.”

Siduri şöyle dedi: “Eğer söylediğin kahraman gerçekten sensen neden yanakların bu kadar solgun ve yüzün bu denli zayıf? Neden buraya çok uzaklardan gelen, sıcaktan harap olmuş ve yüzü soğuktan kurumuş bir yabancı gibi görünüyorsun? Neden yüreğin kederden parçalanıyor ve mideni korku kemiriyor? Ve niçin yeşilliklerle dolu ovada ve kavurucu çölde aylak aylak dolaşıyor ve rüzgârın evini arıyorsun?”

Gılgamış yanıt verdi: “Ey balıkçı kadın, güneşin doğuşu gibi, dağları doğudan aştım ve yeşilliklerle dolu ovada kavurucu çölde tıpkı bir avcı gibi oradan oraya dolaşıp durdum. Ayıyı, sırtlanı, aslanı, panteri, kaplanı, erkek geyiği ve dağ keçisini öldürmek zorunda kaldım. Vahşi hayvanların ve sürüngen yaratıkların etlerini yedim ve giysilerim bir paçavraya dönünce, onların postlarına sarınmak zorunda kaldım.”

“Neden göründüğüm gibi görünmeyeyim ve dolaştığım gibi dolaşmayayım?” diye devam etti. “Çok sevdiğim arkadaşım, her çeşit zorluğa benimle birlikte göğüs geren ve her şeyin üstesinden gelmeme yardım eden Enkidu, her insanın kaderiyle karşı karşıya geldi. Enkidu öldüğünden beri, onun Karanlık ve Toz Evi’ne yaptığı seyahatte benim yaşamımı da yanında götürdüğünü hissettim.”

Gılgamış şöyle tamamladı: “Enkidu öldüğü için, kendi ölümümden korkuyorum! Nasıl sakin olabilirim? Nasıl sessiz kalabilirim? Çok sevdiğim arkadaşım toprak oldu. Zamanı gelince, benim de yıldızların ve güneşin olmadığı toprağın kalbine yatıp sonsuz uykuya mı dalmam gerekiyor? Ey balıkçı kadın, senin yüzünü gördüğüme göre bana çok korktuğum ölümümü gösterme!”

Siduri yanıt verdi: “Gılgamış nerede dolaşıyorsun? Aradığın yaşamı bulamayacaksın! Göksel tanrılar insanları yarattıklarında, sonsuz yaşamı kendilerine sakladılar ve bize ölümü verdiler.”

“Dolayısıyla Gılgamış, kaderine razı ol!” diye öğüt verdi Siduri. “Her gün başını yıka, yıkan ve yepyeni, pırıl pırıl kıyafetler giy. Mideni lezzetli yiyeceklerle doldur. Oyna, şarkı söyle, dans et ve gece gündüz mutlu ol. Karının sana sunduklarından zevk al, elini tutan çocuğu bağrına bas. Yaşamının her gününü coşkun bir kutlama haline getir! Bu, tanrıların bütün insanlara verdiği bir görevdir. Bu, bir ölümlünün elde etmeyi hayal edebileceği en iyi yaşam olduğu için senin araman gereken de budur.”

Gılgamış, “Bana akıllı bir öğütte bulunmuş olabilirsin balıkçı kadın” diye karşılık verdi. “Ama yine de söyle bana, hangi yol Utanapiştim’e, yani Çokuzak’a gidiyor? Senin gibi denizin kıyısında yaşadığı için, yolu tarif eden işaretleri bana söyleyebilirsin! Eğer gerekiyorsa derin denizlerden geçebilirim. Yoksa yeşil ovada ve kavurucu çölde bir avcı gibi dolaşmaya devam edeceğim.”

Siduri yanıt verdi: “Gılgamış bu derin denizi geçmek için bir yol yok. Zamanın başlangıcından beri, buraya gelen hiç kimse bu sular üzerinde yolculuk yapamadı.”

Siduri ekledi: “Sadece bir olasılık aklıma geliyor. Belki Utanapiştim’in sandalcısı Urşanabi sana yardım etmek isteyebilir. Ormanda sakladığı kutsal taş heykellere sahiptir. Eğer ona eşlik etmene izin verirse, derin denizleri onunla birlikte geçmeni öğütlerim. Bu olmazsa vazgeçmeli, sağlam surlu Uruk kentine geri dönmelisin.”

Gılgamış bu sözleri duyunca yüreği öfkeyle doldu. Kemerinden hançerini çekti ve baltasını havaya kaldırdı. Ormana girdi ve kutsal heykelciklere sahip olan sandalcıya gözdağı vermek için onu aradı. Kutsal heykelcikleri buldu, ama sandalcı ortalarda yoktu. Bir ok gibi dosdoğru heykellere doğru gitti ve o öfkeyle onları parçaladı.

Çok yakınlarda olan Urşanabi, Gılgamış’ın hançerinin parıltısını gördü ve yapılan tahribatın sesini duydu. Gılgamış’a koştu ve sordu: “Sen kimsin ve burada ne yapıyorsun? Neden çok uzaklardan gelen ve yüzünde sıcağın tahribatı ve soğuğun kuruluğunu taşıyan bir gezgin gibi görünüyorsun?”

Gılgamış yanıt verdi: “Sen Urşanabi olmalısın! Benim adım Gılgamış ve ben sağlam surlu Uruk kentinin kralıyım. Güneşin doğduğu gibi, dağları doğudan aşarak çok uzun bir yoldan geldim. Çok sevdiğim arkadaşım toprak oldu. Zamanı gelince başımı toprağın kalbine yaslayıp sonsuz uykuya dalmaktan korkuyorum.”

“Urşanabi, Utanapiştim’e, yani Çokuzak’a giden yolu göster bana!” diye yalvardı Gılgamış. “Gerekirse derin denizleri geçebilirim. Yoksa yeşil ovada ve kavurucu çölde, bir avcı gibi oradan oraya dolaşacağım. Ey Urşanabi, beni Utanapiştim’e götür.”

Urşanabi yanıt verdi: “Öfkeli ellerin deniz yolculuğunu yapmamıza engel oldu. Öfke anında, ölüm sularına değmeden derin denizi geçmemi sağlayan kutsal heykelcikleri tahrip ettin. Ormana git, her biri 2 m. uzunluğunda yüz yirmi adet sırık kes, bana getir.”

Gılgamış kemerinden hançerini aldı, baltasını havaya kaldırdı ve ormana gitti. Sırıklarla birlikte Urşanabi’nin yanına gelince, iki adam sandala bindiler, derin denizin dalgalarına atılıp oradan uzaklaştılar. Üç günde başkalarınca bir buçuk ayda alınabilecek bir uzaklığa vardılar. Sonra kendilerini ölüm sularında buldular.

Urşanabi Gılgamış’a şöyle dedi: “Sırıklardan birini al ve bizi ileriye doğru it! Fakat elinin ölüm sularına değmemesine dikkat et!”

Gılgamış ellerinin ıslanmaması için her sırığı ancak bir kez kullanabiliyordu. Böylece yüz yirmi sırığın tamamını kullanması fazla uzun sürmedi. Sonra gömleğini çıkardı ve yukarı doğru kaldırarak yelken gibi kullandı.

Ölüm sularının üzerinde yol alırken Utanapiştim çok uzaklardan onları gözlüyordu. “Neden sandalın kutsal heykelcikleri kırıldı?” diye sordu kendi kendine. “Neden sandalı aslında onun ustası olmayan biri kullanıyor?”

Sandal kıyıya yanaşınca Utanapiştim, yani Çokuzak, Gılgamış’a baktı ve şöyle dedi: “Sen kimsin ve neden buraya geldin? Ve söyle bana neden yanakların bu kadar solgun ve yüzün bu denli zayıf! Neden çok uzaklardan gelen ve yeryüzünde sıcağın tahribatını ve soğuğun kuruluğunu taşıyan bir gezgin gibi görünüyorsun? Niçin kalbin acıyla parçalanıyor ve korku mideni kemiriyor? Ve neden yeşil ovalarda ve kavurucu çölde rüzgârın evini arayarak oradan oraya dolaşıyorsun?”

Gılgamış yanıt verdi: “Benim adım Gılgamış ve sağlam surlu Uruk kentinin kralıyım. Güneşin doğduğu gibi dağları doğudan aştım ve çok uzun bir yoldan geliyorum. Yanaklarım neden solgun olmasın ve yüzüm neden çökmüş olmasın?! Neden çok uzaklardan gelen ve yüzünde sıcağın tahribatlarını ve soğuğun kuruluğunu taşıyan bir gezgine benzemeyeyim?! Neden kalbim acıyla parçalanmasın ve korku midemi kemirmesin?! Ve neden yeşil ovada ve kavurucu çölde rüzgârın,evini arayarak oradan oraya dolaşmayayım?!”

“Tepelerin vahşi yaratıklarını ve ovadaki panterleri kovalayan, dağlara benimle tırmanan, benimle birlikte her türlü güçlüğe göğüs geren ve bana her şeyin üstesinden gelmemde yardım eden, göklerin boğasını yakalamamda ve katletmemde, Sedir Ormanı’nda Humbaba’yı yenmemde ve öldürmemde bana yardımcı olan çok sevdiğim arkadaşım Enkidu da bütün insanlarla aynı kaderi paylaştı?”

Gılgamış devam etti: “Yedi gün yedi gece Enkidu’nun cesedinin üzerinde ağladım. Üzüntümün ve yakarışlarımın onu sonsuz uykusundan uyandırmasını umut ettim. Arkadaşımın ölümü kalbimi ağır bir yük altında bırakıyor. Enkidu öldüğünden beri Karanlık ve Toz Evi’ne doğru olan yolculuğunda benim yaşamımı da yanında götürdüğünü hissettim.”

“Enkidu öldüğü için kendi ölümümden korkmaya başladım. Bu durumda nasıl sakin olabilirim? Nasıl sessiz olabilirim? Çok sevdiğim arkadaşım toprak oldu! Zamanı gelince benim de yıldızların ve güneşin olmadığı toprağın kalbine başımı yaslayıp sonsuzluk uykusuna dalmam mı gerekiyor?”

Gılgamış sözlerini şöyle tamamladı: “Gözlerim çok az uyku görebildi ve eklemlerim çok fazla acı hissetti. Yeşil ovalar, kavurucu çöller dahil avcı gibi her yeri dolaştım. Utanapiştim, seninle yüz yüze gelebilmek için yüksek dağları ve çarpıntılı denizleri aştım. Seninle yaşam ve ölüm hakkında konuşmak istiyorum. Senin sonsuz yaşamı bulduğunu ve tanrılar meclisine katıldığını biliyorum. Ben de yeryüzünde sonsuza dek yaşamak istiyorum. Bana ne biliyorsan anlat ki ben de senin gibi yaşayabileyim.”

Utanapiştim, yani Çokuzak şöyle yanıt verdi: “Ey Gılgamış hiç sonsuza dek ayakta kalacak bir ev inşa edebiliyor muyuz? Tartışmaları sonsuza dek sürdürebiliyor muyuz? Kardeşler malvarlığını sonsuza dek eşit paylar halinde bölebiliyorlar mı? Nefret sonsuza dek sürüyor mu? Hiç nehir sonsuza dek taşıyor, kıyılarını basıyor mu? Bir kimse ölümü deneyebilir mi hiç? Eski zamanlardan beri hiçbir şey kalıcı olmadı. Çoban ve soylunun kaderleri aynı: Ölüm!”

Utanapiştim şöyle bağladı: “Göksel tanrılar mecliste toplandıkları zaman bütün insanların kaderine karar verirler. Tanrılar her insan için yaşamı ve ölümü belirler, fakat hiç kimsenin ölüm gününü açıklamazlar.”

7. Bölüm

(Utanapiştim, Gılgamış’a büyük tufanı anlatır: Tufan nasıl meydana geldi? Neye benziyordu? Ve kendisi nasıl sağ kaldı?..)

Gılgamış Çokuzak’a şöyle dedi: “Senin sonu olmaksızın günlerce yaşayabileceğini biliyorum Utanapiştim, fakat senin görüntün benimkinin aynısı gibi görünüyor, senin hiçbir farklı yanın yok. Her yönden bana benziyorsun. Senin savaşmak isteyeceğini ummuştum, fakat buradasın ve sırt üstü tembelce uzanıyorsun. Kılıç ve yay yarışmalarına artık ilgisiz görünüyorsun. Söyle bana, sonsuz yaşama nasıl sahip oldun? Göksel tanrıların meclisine nasıl katıldın?”

Utanapiştim yanıtladı: “Sana tanrıların bir sırrını açıklayacağım Gılgamış” dedi ve hikâyesine başladı:

Sen Fırat Nehri’nin kıyısındaki Şurippak kentini bilirsin. Hem kentin kendisi hem de kentteki tanrılar yaşlanınca büyük bir tufan ortaya çıkarmaya karar verdiler. Bütün tanrıların yöneticisi Enlil hepsini meclise toplantıya çağırdı.

“Bu geniş topraklar üzerinde yaşayan insanlar sayılamayacak derecede arttılar ve çok gürültü yapıyorlar” diye yakındı. “Dünya vahşi bir öküz sürüsü gibi böğürüyor, insanlarının gürültüsü beni uykumda rahatsız ediyor. Bu nedenle Adad’ın, dünyanın üzerine gece gündüz şiddetli bir yağmur yağdırmasını istiyorum. Büyük bir tufanın dünyanın üzerine bir hırsız gibi gelmesini, bu insanların yiyeceklerini ve hayatlarını mahvetmesini istiyorum.”

İştar, Enlil’in bütün insanları yok etme isteğini destekledi ve daha sonra bütün tanrılar onun planını onayladılar. Buna rağmen Ea kalben aynı fikirde değildi. O, insanoğluna zengin otlaklar ve tarlalar yaratarak dünya üzerinde yaşamaları için yardım etmişti. Onlara toprağın nasıl sürüleceğini ve nasıl tahıl yetiştirileceğini öğretmişti. Onları sevdiği için akıllıca bir plan uydurdu.

Ea, Enlil’in planını duyunca bana bir rüyada göründü ve dedi ki: “Sazdan kulübenin duvarının yanında dur, ben seninle orada konuşacağım. Benim sözlerimi kabul et ve sana öğreteceklerimi dikkatlice dinle. Sana bir görev vereceğim.”

Ea’nın mesajı zihnime kazınmış olarak birden uyandım. Tanrının emretmiş olduğu gibi sazdan kulübeye indim ve kulağımı duvara dayadım. Bir ses “Utanapiştim, Şurippak’ın kralı” dedi, “sözlerimi dinle ve onlara dikkat et. Göksel tanrılar büyük bir yağmur fırtınasının güçlü bir tufana neden olmasına karar verdiler. Bu tufan tapınakları yutacak ve bütün insanları yok edecek. Kralların ve onların yönettiği insanların sonları felaket olacak. Enlil’in emriyle tanrılar meclisi bu kararı aldı.”

Ea, “Bu nedenle” diye devam etti, “kendi hayatını korumak için dünya mallarını terk etmeni istiyorum. Kendi evini parçalamalı ve dev bir gemi, ‘yaşamın koruyucusu’ adını vereceğin bir tekne inşa etmelisin.”

Ea “Geminin en ve boyunun eşit ölçülerde olmasına dikkat et” diye öğüt verdi. “Onu sert kerestelerden inşa et ki, Şamaş’ın ışınları içine girmesin. Yapıyı iyi kapatmaya özen göster. Karını, aileni, akrabalarını ve kentin esnafını gemiye al. Tahıllarını ve bütün mallarını ve yiyeceklerini getir. Hem vahşi hayvanları hem de gökyüzünün kuşları gibi yaşayan her şeyin tohumunu gemiye al. Sonra sana ne zaman gemiyi suya indirip kapıları kapatacağını söyleyeceğim.”

“Efendi Ea, emrettiğin gibi yapacağım, fakat ben hiç gemi inşa etmedim. Benim için toprak üzerine bu teknenin bir tasarımını çiz, böylece bu planı takip edebileyim. Ayrıca, Şurippak halkı bana ne yaptığımı sordukları zaman, nasıl karşılık vereceğim” diye yanıt verdim.

Ea, ben kuluna yanıt verdi: “İstediğin gibi senin için toprağın üzerine geminin tasarımını çiziyorum. Şurippak’ın insanlarına gelince onlara şöyle de, ‘Enlil’in benden nefret ettiğini öğrendim, bu nedenle artık ne sizin kentinizde yaşayabilirim, ne de tanrıların topraklarına ayağımı basabilirim. Bu nedenle ‘Derin’e gideceğim ve efendim Ea ile yaşayacağım. Fakat Enlil size bolluk yağdırmayı amaçlıyor. Fırtınalı bir akşamdan sonra en alışılmadık kuş ve balıkları bulacaksınız ve topraklarınız zengin ürünlerle dolacak’.”

Şafağın ilk parıltılarıyla dev gemimi inşa etmeye başladım. Şurippak halkı büyük bir ilgiyle çevreme toplandı. Diğerleri tahtaları ve ihtiyacım olabilecek her şeyi getirirlerken küçük çocuklar sıvama malzemeleri taşıdılar. Sıkı çalışılan beşinci günün sonunda gemim için bir iskelet oluşturmuştum. Taban alanı tam bir dönümdü. Uzunluk, genişlik ve yüksekliğin her biri 6 m. uzunluğundaydı.

Geminin yüksekliğini, içinde yedi kat olacak şekilde böldüm ve her katı da dokuz odaya ayırdım. Su tapalarını yerlerine çaktım ve yiyeceği depoladım. Gemiyi su sızdırmaz hale getirdim. Her gün insanlar için sığır ve koyun kestim ve işçilere kırmızı şarap, beyaz şarap ve yağlarla Fırat’ın suyuymuş gibi ziyafet çektim. Her günü sanki o gün büyük bir bayrammış gibi kutladık.

Sonunda yedinci gün hazırlıklarımı tamamladım ve gemiyi suya indirdim. Geminin üçte ikisi suya girdiği zaman yanıma almayı düşündüğüm ne kaldıysa gemiye yükledim. Bunlar sahip olduğum altın ve gümüşler ile canlılardan oluşuyordu. Ailemi ve akrabalarımı gemiye aldım. Esnaf ve işçileri gemiye aldım. Hem vahşi hem de evcil olmak üzere hayvanları gemiye aldım.

Ea, bana hazır olmam için zaman vermişti. Bana şöyle demişti: “Adad, korkunç fırtına bulutlarıyla gökyüzünü kararttığı zaman gemiye bin ve girişi kapat.”

Ben de gökyüzünü dikkatle seyrettim. Gökyüzünü yaklaşan fırtınanın karanlığıyla korkunç bir görüntü sardığı anda gemiyi yüzdürdüm ve girişleri kille kapattım. Fırtınanın bütün şiddetiyle üzerimize gelmesinden çok önce gemimizin halatlarını attık ve denizin bizi götürebileceği herhangi bir yere taşıması için hazırlandık.

Adad, ışık saçan her şeyi karanlığa dönüştürürken, halk şaşkın bir şekilde olanları izledi. Güçlü güney rüzgârı kasırgayı, hortumu ve şiddetli fırtınayı birleştirerek esmeye başladı. Ülkeyi topraktan yapılmış bir kap gibi parçalayarak ve gittikçe artan bir şiddetle bütün bir gün boyunca esti.

Felaketi izlemek için göksel tanrılar meşalelerini kaldırdılar ve böylece yeryüzü ışıklarla aydınlandı. Ancak fırtına rüzgârı çılgın bir şekilde, bir savaş gibi yeryüzü üzerinde esti. Beraberinde dağları gömen ve insanları kefenleyen bir tufan getirdi. Hiç kimse başka birini göremedi ve göklerden aşağı bakan tanrılar da onları göremediler. Fırtınanın gelişi ile bütün canlılar öldüler ve geri kalan ne varsa parçalandı, yeryüzü harap oldu.

Göksel tanrılar tufan sularının yeryüzünü basışını ve dünyada yerleşmiş olan her şeyi harap edişini izlerken kendileri de dehşete düştüler. Anu’nun göğüne, en yüksek gök katlarına sığındılar. Dış duvarın dibine çömelip köpekler gibi korku içinde titreyerek bekleştiler. Ana Tanrıça Nintu yeryüzündeki insanlar için ağladı.

Tanrıça İştar, doğum sancıları çeken bir kadın gibi, tufan kurbanları için ağladı. “Eski günlerde yeryüzünde var olan her şey şimdi toprak oldu” diye yas tuttu. “Mecliste sesimi Enlil’inkine kattığım için her şey mahvoldu. Onlara kendim can verdiğime göre nasıl halkıma saldırılmasına ve yok edilmesi emrine katılabildim? Şimdi cesetleri, denizi tıpkı balık yumurtaları gibi dolduruyor!”

Yaptıkları işin aşırı derecedeki büyüklüğünden burunları sürtülünce göksel tanrılar da İştar’la birlikte ağladılar. Yedi gün yedi gece boyunca yeryüzünde büyük tufan koparan güney fırtına rüzgârı dünyaya dehşet saldı. Her gün ve her gece fırtınalar dev gemimi tufan sularından oluşan kargaşa içinde denizde sallayıp durdu. Sekizinci gün tufan getiren güney rüzgârı geri çekildi ve tufan suları sakinleşti. Işık saçan Şamaş bir kez daha ortaya çıktı. Güneş ışığını yukarıdaki göklerin üzerine ve aşağıdaki yeryüzüne yaydı ve yıkımı ortaya çıkardı.

Gemimin sallantısı biraz hafifleyince bir ambar kapağını açmanın ve neler olup bittiğini görmenin güvenli olacağını düşündüm. Dünya tamamen sakindi ve denizin yüzeyi düz bir çatı gibiydi. Bizim dışımızdaki tüm insanlar toprağa dönmüştü. Tufan sularının yayıldığı alanı, kıyıyı görebilmek için taradım, fakat başarılı olamadım.

Şamaş’ın geminin içine ışık ve sıcaklık getirmesiyle evrenin güçlerinin önünde yüzümü toprağa doğru eğdim. Onlar yeryüzünü yok etmiş, fakat gemimi kurtarmışlardı. İyileştirici ışınlarıyla insanları besleyen Şamaş’ın huzurunda itaat ve saygı duygularıyla eğildim. Yaşamda kalmaktan duyduğumuz minnetle, göksel tanrılara bir öküz ve bir koyun kurban ettim. Sonra oturdum ve gözyaşlarımı serbest bırakarak ağladım.

Gemim on iki gün boyunca suların üzerinde yol aldı. Sonra ambar kapağını açıp dışarıya baktığımda çok uzaklarda on dört bölgenin her birinde çevreyi saran suların içinden bir dağ sırası yükseldiğini gördüm. Zamanı gelince gemim Nisir Dağı’nın eteklerinde sabit ve güvenli bir şekilde kaldı.

İlk yedi gün, Nisir Dağı gemimi sabit tuttu ve hareket etmesine izin vermedi. Yedinci gün, bir güvercin saldım ve onu uzaklara gönderdim. Güvercin konabileceği ve dinlenebileceği bir yer bulamadı, gemiye geri döndü. Sonra bir kırlangıç saldım ve onu uzaklara gönderdim. Kırlangıç konabileceği ve dinlenebileceği bir yer bulamadı ve o da gemiye geri döndü. Sonra bir kuzgun saldım ve onu uzaklara gönderdim. Kuzgun suların çekilmiş olduğunu gördü, böylece havada daireler çizdi, fakat gemime geri dönmedi.

Sonra bütün canlıları serbest bıraktım ve göksel tanrılar için bir kurban sundum. Dağın tepesine on dört sunak kabı yaptım. Bu kaplara kamışlar, sedir kerestesi ve mersin yığdım ve tanrılar için içki saçtım. Tatlı özsuyunun kokusunu aldılar ve sinek gibi çevresine üşüştüler. Anu ve Enlil’in önünde secde ettim.

Sonra İştar geldi. Babası Anu’nun, onu memnun etmek için yaptığı büyük mücevherlerle süslü gerdanlığı kaldırdı. “Göksel tanrılar, bu mücevherli gerdanlığın boynumda durduğu ne kadar kesinse, bu büyük tufanı asla unutmayacağım da o kadar kesin. Enlil dışındaki bütün tanrılar kurbana gelsin. Nedensiz yere halkını yok eden tufanı ortaya çıkardığı için Enlil gelmemeli.”

Enlil gemimi gördüğü zaman öteki tanrılara çok öfkelendi. “Bazı insanlar kurtuldu mu?” diye bağırdı. “Hiç kimsenin tufandan kurtulamayacağı düşünülüyordu! Buna kim izin verdi?”

Savaşçı tanrı Ninurta, Enlil’e şöyle dedi: “Bize kızma. Her şeyi sadece Ea biliyor. Sadece o böyle bir plan düzenlemiş olabilir.”

Sonra Ea Enlil’e şöyle dedi: “Sen tanrıların efendisisin ve bilgesin. Nasıl nedensiz yere böyle bir tufan yaratabildin? Günahı için günahkârı sorumlu tut, karşı gelenlerin cezasını ver. Fakat ölüp yok olmaması için hoşgörülü ol! Tufanlara neden olmaktansa, bir aslan ya da bir kurt yaratıp insanlara saldırtsaydın ve bu şekilde sayılarını azaltsaydın daha iyi olurdu. Bir tufan yaratmaktansa bir hastalık yaratarak insanların üzerine salıp onların sayılarını azaltsaydın daha iyi olurdu! Yeryüzüne egemen olmak için tufan yerine kıtlık yaratsaydın daha iyi olurdu. Bu, insanları zayıf düşürür ve sayılarını azaltırdı.”

“Büyük tanrıların sırrını açıklayan ben değildim” diye kurnazca yanıt verdi Ea: “Utanapiştim, insanların en akıllısı, senin tufanından nasıl kurtulunabileceğini keşfettiği bir rüya gördü. Enlil, şimdi onunla nasıl başa çıkabileceğini düşün.”

Enlil’in önünde başımı korku ve itaat duygularıyla toprağa doğru eğdim. Elimi tuttu ve birlikte gemime bindik. Sonra Enlil karımı da gemiye aldı ve yanımda diz çöktürdü. Kendisi de aramıza yerleşti ve bizi kutsamak için alınlarımıza dokundu.

“Şimdiye kadar” dedi Enlil, “Utanapiştim ve karısı insan olarak yaşadılar. Şu andan itibaren tanrılar gibi yaşayacaklar. Yukarıdan, göksel tanrılar gibi sonsuz günler boyunca yaşayabilmeleri için, onlara sonsuz nefes getirdim. Şurippak kralı olan Utanapiştim, insanlık ve bitki tohumlarını ve hayvan yaşamını sakladı. O ve karısı dağlık ülke Dilmun’daki nehrin ağzında, güneşin doğduğu yer olan doğuda, çok uzaklarda yaşayacaklar.”

Utanapiştim macerasının hikâyesini tamamladı: “İşte benimle karımın nasıl göksel tanrılara dönüştüğümüzün ve hiç bitmeyen günler boyunca yaşayacağımızın hikâyesi. Enlil’in kendisi bize sonsuz yaşam bağışladı. Ama Gılgamış, sen sağlam surlu Uruk kentinin kralı olmana karşın, aradığın sonsuz yaşamı bulabilmen amacıyla senin hatırın için göksel tanrıları kim toplantıya çağıracak?”

8. Bölüm

(Utanapiştim, Gılgamış’tan bir hafta boyunca uyumamayı denemesini ister. Gılgamış bunda başarısız olunca Utanapiştim, sihirli bir bitki verir ve onu evine gönderir. Gılgamış Uruk’a gelmeden önce bitkiyi kaybeder, ancak eve sağ salim döner.)

Utanapiştim, yani Çokuzak, Gılgamış’a şöyle dedi: “Eğer göksel tanrılar gibi olmak ve sonu olmayan günler boyunca yaşamak istiyorsan önce bir tanrının gücüne sahip olmalısın. Güçlü olmana rağmen, bir insan gibi zayıf olduğunu göstereceğim sana. Bu geceden başlayarak, ayakta durup yedi gece ve altı gün boyunca uyanık kalmanı istiyorum.”

Gılgamış itaat ederek yere çömeldi ve uyanık kalmayı denedi. Çok istemesine rağmen uyku üzerine yumuşak bir sis gibi çöktü ve onu yenik düşürdü.

Utanapiştim karısına, “Sonsuz yaşam isteyen şu kahramana bak! Uyku yumuşak bir sis gibi onu sarmış” dedi.

Karısı Utanapiştim’e tavsiyede bulundu. “Gılgamış’a dokun da uyansın ve sağlam surlu Uruk kentine güvenli bir şekilde dönsün. Geldiği yoldan ülkesine geri dönebilmesine ve çıktığı kapıdan geçmesine yardımcı ol!”

Çokuzak yanıt verdi. “Zamanı gelince dediğini yapacağım. Bu arada, Gılgamış hiç uyumadığını söyleyerek seni aldatmaya çalışacaktır. Gerçekten ne kadar zayıf olduğunu ona göstermek için uyuduğunu kanıtlamalıyız. Her gün, senden bir somun ekmek pişirmeni ve başının yanına koymanı, arkasındaki duvara her gün bir işaret atarak ne kadar uyuduğunu kaydetmeni istiyorum.”

Böylece Gılgamış’ın uyuya kaldığı her gün, Utanapiştim’in karısı başının yanına bir somun ekmek koydu ve o gün için arkasındaki duvara bir işaret çizdi. Yedinci günün sabahında Gılgamış hâlâ uyuyordu. Başının yanında altı somun ekmek dizilmişti ve duvarda da altı tane işaret vardı. İlk ekmek kurumuş, ikinci ekmek bozulmuş, üçüncü ekmek sırılsıklam olmuş, dördüncü ekmeğin kabuğu beyazlamış, beşinci ekmek küflenmiş, altıncı ekmek hâlâ tazeydi ve yedinci ekmek fırından yeni çıkmış olduğundan sıcaktı.

Utanapiştim, karısı yedinci ekmeği de diğerlerinin yanına koyarken Gılgamış’a dokundu. Gılgamış uyandı ve “Bana dokunup uyandırdığında daha uykuya dalmamıştım” dedi.

Utanapiştim yanıt verdi, “Gılgamış başının yanındaki ekmek somunlarını say ki kaç gün uyuduğunun farkına varabilesin! Birinci ekmeğin kupkuru olmuş, ikincisi bozulmuş, üçüncüsü sırılsıklam, dördüncüsünün kabuğu beyazlamış, beşincisi küflenmiş, altıncısı hâlâ taze ve karım başının yanına fırından yeni çıkmış sıcak yedinci ekmeği koyduğunda ben seni uyandırdım.”

Gılgamış teslimiyet içinde inledi ve şöyle dedi: “Şimdi ne yapmalıyım? Nereye gitmeliyim? Hırsız ölüm şimdi kol ve bacaklarımdan tutuyor, ölümün yatak odamda saklandığını ve hiçbir zaman ondan kaçamayacağımı biliyorum! Ayağımı nereye atsam ölüm orada benimle birlikte olacak! Asla göksel tanrılar gibi olamayacak ve sonu olmayan günler boyunca yaşayamayacağım!”

Utanapiştim yanıt verdi: “Kalbinin umutsuzluğa kapılmasına izin verme Gılgamış! Göksel tanrıların senin de tıpkı bütün diğer insanlar gibi sonu olmayan günler boyunca yaşayamayacağına karar verdikleri doğru. Sonsuza dek yaşama yeteneği ihsan etmediler sana. Ama Anu, Enlil ve Ea sana başka armağanlar bağışladılar.”

“Sana ihsan ettikleri üstesinden gelinemeyecek bir güç. Sana bağışladıkları güreş yeteneği. Sana ihsan ettikleri kılıç, hançer, yay ve balta kullanma yeteneği. Sana ihsan ettikleri savaşta tahrip edici tufan gibi olma gücü. Sana ihsan ettikleri hiç kimsenin elinden kurtulamayacağı saldırılar yapma gücü.”

“Sana kahramanlıkta rakipsiz olma gücünü bağışladılar. Sana göklerin boğasını yakalama ve katletme gücünü bağışladılar, sana Canlılar ülkesindeki Sedir Ormanı’na gidip, Humbaba’yı yenme ve öldürme, sedir ağaçlarını kesip devirme gücü bağışladılar. Sana benimle görüşmek üzere uzun, zor ve tehlikeli yolculuğu yapman için güç bağışladılar.”

“Ve sanki olağanüstü güç ve kahramanlık yeterli birer armağan değilmiş gibi, sana insanlar arasında üstün olma gücü bağışladılar. Sana halkını bir kral olarak yönetme ve önderlerin en büyüğü olma gücünü bağışladılar. Sana halkın üzerine ışık veya karanlık getirme gücünü bağışladılar. Sana insanları serbest bırakma ya da köle etme gücünü bağışladılar. Sana insanlarına hocalık yapma ve onları bilgeliğe götürme gücünü bağışladılar.”

“Bunun için” diyerek öğüt verdi Utanapiştim, “korku ve üzüntüyü at içinden. Göksel tanrılar seni sevdikleri ve yüzüne güldükleri için kalbini neşelendir.”

Sonra Utanapiştim sandalcısına döndü ve şöyle dedi: “Urşanabi, Gılgamış’ı temizlenmesi için yıkanma yerine götür, uzun saçları kar gibi temiz olana kadar yıkansın. Hayvan postlarını çıkarsın ve derin denizler onları uzağa taşısın. Yakışıklılığı yeniden ortaya çıksın. Başına yeni bir bant taksın ve çıplaklığını örtmek için yeni elbiseler giyinsin. Sonra da sağlam surlu Uruk’a doğru dönüş yolculuğunda ona eşlik et.”

Urşanabi, Çokuzak’ın emrettiği gibi Gılgamış’la ilgilendi. Gılgamış temizlenip yeni elbiseler giydiğinde, ikisi birlikte Urşanabi’nin sandalına bindiler ve uzaklara yelken açmaya hazırlandılar.

O zaman Utanapiştim’in karısı şöyle dedi: “Gılgamış seninle görüşmek için uzun, zor ve tehlikeli bir yolculuk yaptı. Onun bu çabasını takdir ederek kentine götürmesi için nasıl bir armağan vereceksin?”

Utanapiştim, Urşanabi’den sandalı kıyıya yaklaştırmasını istedi. Sonra şöyle dedi: “Gılgamış, benimle görüşmek için uzun, zor ve tehlikeli bir yolculuk yaptığın için, seni sağlam surlu Uruk kentine göksel tanrılar tarafından yaratılmış gizli bir şeyle göndereceğim. Orada, derin suların içinde yetişen gül gibi bir bitki görüyorsun. Onu almak istediğinde dikenleri ellerine batacaktır. Bununla birlikte, eğer bu bitkiyi toplayabilirsen, ellerinde sonsuz gençlik armağanını tutuyor olacaksın. Bu bitki seni sonsuza dek yaşatmaz, fakat seni yaşamının her günü genç ve güçlü tutar.”

Gılgamış yanıt verdi: “Eğer bana iki tane ağır taş verirsen bitkiyi toplayabilirim.” Ayaklarının her birine bir taş bağladı ve hançerini dişlerinin arasına yerleştirdi. Sandalı derin denizin içine, bitkinin yakınlarına doğru itebilmek için bir sırık kullandı ve suya atladı. Taşlar Gılgamış’ın gövdesini derin suların içinde bitkiye ulaşabileceği yere kadar çekti. Ellerine batmasına rağmen bitkiyi başarılı bir şekilde kopardı. Sonra ağır taşların iplerini kesti ve suyun kendisini denizin yüzeyine taşımasını sağladı.

Gılgamış bir kez daha sandala çıktı, bitkiyi güvenli bir şekilde yerleştirdi ve Urşanabi ile yola koyuldular. Ölüm sularını başarılı bir şekilde geçtiler. Üç günde, başka bir teknenin bir buçuk ayda alacağı mesafeyi aştılar.

Zamanı gelince Siduri’nin küçük kulübesini gördüler ve yolculuğun ilk bölümünün geride kaldığını anladılar. Yorgun ve aç oldukları için, sandalı davetkâr bir kıyıya doğru yönelttiler ve karaya çıktılar.

Gılgamış bitkisini korumak için sandaldan aldı ve yanında taşıdı. Sert topraklar üzerinde hareket edebilmenin ve bacaklarını germenin özgürlüğünden tat alarak çevrede dolaştı. Bir tatlı su akıntısını, gölcük oluşturduğu yere dek takip etti. Orada bitkiyi elbiseleriyle birlikte toprağın üstüne koydu ve kendine gelmek için suya girdi.

Suyun içindeki yılan bitkinin çekici kokusunu aldı. Sudan dışarı doğru kaydı, yine kayarak kıyıyı aştı, bitkiyi ağzıyla tuttu ve onu suyun içine taşıdı. Suyun içine geri döner dönmez derisini düşürdü ve daha genç, daha taze bir görünüme sahip oldu.

Gılgamış olan bitenin farkına vardığında, bitkiyi kurtarmak için çok geçti. Oturdu ve ağladı. Sonra Urşanabi’nin elini tutup şöyle dedi: “Ellerim kimin için çalıştı? Kalbimin kanı kimin için dolaşıyor? Kendim için hiçbir şey elde edemedim. Yalnızca yılana yardım ettim. Şimdi akıntı bitkiyi denizin derinliklerine geri götürecek!’”

Gılgamış kendini topladıktan sonra devam etti: “Bitkiyi geri getirmek mümkün olmadığına göre kaybıma boyun eğmeliyim. Planladığımız gibi sandalı kıyıda bırakalım ve yolculuğumuza sağlam surlu Uruk’a doğru devam edelim.”

60 mil yürüdükten sonra, yemek yemek için durdular. 90 mil daha yürüdükten sonra geceyi geçirmek için hazırlandılar. Pek çok gün ve gece sonra uzakta Uruk’un sağlam surlarını gördüler. Kente doğru yürürlerken, Gılgamış Urşanabi’ye bir açıklama yaptı: “Uruk dört bölümden oluşur: Kent, bahçeler, sınır bölgesi, Anu ve İştar Tapınağı bölgesi.”

Kapılardan içeri girerken Gılgamış şöyle dedi: “Urşanabi, kentimiz Uruk’un sağlam surlarına dikkat etmeni istiyorum. Bu duvarları, ülkemize büyük bilgiler getiren yedi bilge tarafından eski zamanlarda yapılan bir temel üzerine inşa ettim. Dış surlarımızın tepesi, bir bakır parlaklığıyla ışıldar, fakat pişmiş tuğladan yapılmıştır. Şimdi kentimizin iç surlarını incele. İnce tuğla işçiliğine dikkat et. Bu surlar da diğer bütün surlardan üstündür! Bir kral bile olsa hiçbir insan, benim kentimiz Uruk için inşa ettiğim surlardan daha etkileyici surlar yapamayacaktır. Şimdi görkemli Anu ve İştar Tapınağı’na yaklaş. Bir kral dahi olsa hiçbir ölümlü benim yarattığım kadar güzel bir yapı inşa edemeyecektir. Uruk’un surlarına tırman ve üzerlerinde yürü. İnce tuğla işçiliğini incele. Görkemli Anu ve İştar tapınağına hayranlık duy. Bir insanın üstün başarısına bak!”

Gılgamış bu seyahatleri ve düşüncelerini taş tabletler üzerine kaydetti ve halkının bilgelik kazanabilmesi, kendisini anımsaması için tabletleri Uruk’un sağlam surlarına yerleştirdi.