Hint Mitolojisi

Hindistan kıtası şaşırtıcı derecede çok türde coğrafi bölgeyi kapsar. Kuzeyde sarp Himalaya dağları uzanırken daha güneyde Ganj nehrinin geniş tarım düzlükleri bulunur. Yüksek yaylalar ile alçak kıyı bölgeleri geniş yağmur ormanları ile kurak bölgeler bir aradadırlar. Kavurucu sıcakları izleyen muson yağmurları ile dünyanın bu bölgesinde iklimde aşırı uçlarda gezinir. Bu çok çeşitli ve öngörülemez topraklar zengin bir mitolojinin doğmasına sebep olmuştur. Bu mitlere ait tanrılar Tibet ve Sri Lanka gibi başka yerlerde de yayılmıştır. Hint inancı sisteminin en belirgin özelliği gerçeği Nirvanayı (ruhsal esriklik) veya aydınlanmayı bulmak için dünyadaki kaosu ve ön görülmezliği aşma arzusudur. İnsanların çok eski çağlardan beri bu arzularına ulaşmak için meditasyonu kullandıkları bilinmektedir. Yapılan kazılarda MÖ 3 bin yılın ortalarında bugünkü Pakistan' ın yerinde yükselen İndüs Vadisi medeniyetinde insanların meditasyonla özdeşleştiren bir tanrıya tapındıklarına dair kanıtlar bulunmuştur. Çarpıcı İndüs Vadisi medeniyetin MÖ 2 bin yılda Bronz çağı kabilelerinden oluşan Aryan akıncıların sürekli saldırıları altında sona ermiştir.

Aryan akıncıların tanrıların çoğu bugünkü Hindistan'a kadar çoğalmışlardır. En önemlisi de İndüs vadisi medeniyetine ait halkalara atfedilen bazı inançların bugün yeniden ortaya çıkmasıdır. Örneğin büyük Hindu tanrısı Şiva, İndüs Vadisi medeniyetinin bereket tanrısına ait özelliklerin bir kısmını devralmıştır. Aslında Şiva Rudra adı ile bilinen önemsiz bir tanrıdır. Ancak daha sonra Hindistan'ın eski dini gelenekleri ve inançlarından gelişen Hinduizm'in en büyük üç tanrısından biri konumuna yükselmiştir. Şiva aynı zamanda Hindu inancının mutlak çelişkilerinide cisimlenmiş halidir. Yaratılış önceden bir yıkım olmaksızın gerçekleşemez ve düzenli bir evren ancak başlangıçtaki kaos durumundan doğabilir.

Aryanlar ölümden sonra ya gökyüzüne çıkacaklarına veya yer altına ineceklerine inanırlarken MÖ. (8 - 5) yüzyıllarda oluşturulan kutsal öğretiler olan Upanişadlar zamanında insan doğum ve ölüm arasında bir kısır döngünün içine kıstırılmış olarak görülmeye başlanmıştır. MÖ.6. yüzyılda Hindistan'da ortaya çıkan Budizm ve Caynacılığın müritleri aynı zamanda ölüm ve yeniden doğuş arasındaki döngüden kurtulmak için meditasyon tekniklerinin kullanımını öngörürler. Caynacılar için özgürlüğe giden yol kendinden utanç duymakta dahil olmak üzere zorlu bir sertlik gerektiren Budistler iç mücadelenin altını çizmektedirler. Sayısız Budaya gösterilen saygı, insanların Budizme katılma yolu olarak tanrıya ibadeti kullanmışlardır.

MÖ.3.yüzyılda büyük Hindistan imparatoru Aşoka'nın yakın bir akrabası olan Mahinda, Budizmi Sri Lankaya getirmiştir. Sri Lanka, kralı dinini değiştirmiş ve Budizm günümüzde de sürecek şekilde ülkenin egemen dini olmuştur. MS 7 yüzyılda Budist misyonerler Hindistan'dan Tibet'e gitmişlerdir. Bu yeni inanç yeni bir Bon dininin müritleri tarafından dirençle karşılansada 12. yüzyılla birlikte Budizm güçlü bir şekilde Tibet'e yerleşmiştir. Bon dini iki yaratıcı tanrının iyi ve kötünün prensiplerinin varlığının yanı sıra daha alt sıralardaki pek çok tanrı ve tanrıçann varlığına olan inançla tanımlanır ve Şamanizmle benzerlikler taşır. Budist öğreticiler, eski şaman ritlerinin pek çoğunu benimsemişler, ruhlar alemi ile temas kurmaya çalışmışlardır.

Egonun İki Kavranışı

Hintçe yoga terimi Sanskritçeden gelir ve kökü olan yuj fiilinin anlamı “bağlanmak, ilişkilendirmek veya birleştirmek”tir. Etimolojik olarak “yoke” sözcüğüyle aynı kökten gelir. İngilizcede yoke, boyunduruk demektir ve kavram olarak “religion” din, Latince religio “birbirine bağlamak, tutturmak” sözcüğüyle benzerlik gösterir, insan, yaratılan, dinle Tanrı’ya bağlanmaktadır. Fakat din, religion, tarihsel olarak koşullanmış bir sözleşmeye, şeriata veya Kitaba bağlanmayı anlatırken, yoga zihnin, “zihnin bilgi edindiği” yüce biçimde düzenlenmiş ilkeye psikolojik olarak bağlanmasıdır. Dahası, yogada nihai olarak özün öze, bilincin bilince bağlanması söz konusudur; çünkü maya arasından iki olarak görünen gerçekte ayrı değildir, oysa dinde arasında bağ kurulan Tanrı ile insandır ve bunlar aynı değildir.

Doğu’nun popüler dinlerinde Tanrıların inananlar için dışsal varlıklar olarak görüldüğü elbette doğrudur. Ayrıca, kural ve ritüellere bağlı bir sözleşme ilişkisi gözlemlenmektedir. Gene de, nihai kavrayış olarak bilgelerin kutsadığı Tanrı kendisinin yansıttığı gizemle aynı gerçeklik içindedir. Ego hayali kaldığı sürece, ayrı bir ilah düşüncesi de aynı derecede mevcut olacaktır. Ve tersine, ayrı bir ilah düşüncesi beslendikçe sevgi, korku, tapınma, sürgün veya kefaret ilişkisi içinde ego hayali devam edecektir. Fakat bu ikilik hayali tamamen mayanın oyunudur. “Sen busun” (tat tvam asi) bilgeliğe atılan ilk adım için uygun olan düşüncedir.

Başlangıçta, okuduğumuz gibi yalnızca Atman vardı, fakat “ben” dedi (Sanskritçe aham) ve hemen korku hissetti, bundan sonra da istek.

Yaratılış anından (yaratıcının kendi psikolojisinin sonucu olarak) söz edildiği bir görüşte, iki temel dürtünün, çağdaş çözümleyici okulların insan ruhunda tanımladığı biçimde, özdeşleştirilişi üstünde durmak gerekir; bu iki temel dürtü saldırganlık ve istektir. Carl G. Jung, Normal ve Patolojik Psikolojide Bilinçaltı adlı ilk çalışmalarından birinde (1916), iki psikolojik tip tanımlamıştır: içedönük kimse, korkulardan şikâyetçidir ve dışadönük kimse istekleriyle hareket eder. Sigmund Freud da Zevk İlkesinin Ötesi adlı çalışmasında (1920), “ölüm isteği” ve “yaşam isteği”ni tanımlar: Bir yanda şiddet isteği ve ondan duyulan korku (thanatos, destrudo) ve öte yanda sevme ve sevilme gereksinim ve isteği vardır (eros, libido). İkisi de ruhun derinlerdeki karanlık enerji kaynaklarından çıkar, id’den, dolayısıyla ben-merkezli “zevk ilkesi”nin yönetimi altındadırlar: Ben istiyorum, Ben korkuyorum. Aynı biçimde Hint mitosunda da, Atman “Ben” (aham) der demez korku ve istek duymuştur.

Fakat şimdi ve burada, Doğu ve Batının ruhun eğitimine yaklaşımlarındaki temel farka ilişkin bence en temel noktaya geliyoruz - Hint mitosunda ego “Ben” (aham) ilkesi tamamen zevk ilkesiyle özdeşleştirilmiştir, oysa Freud ve Jung’un psikolojilerinde onun temel işlevi dış gerçekliği bilmek ve onunla ilişki kurabilmektir (Freud’un “gerçeklik ilkesi”): Metafizik gerçeklik değil fizik gerçeklik, zaman ve mekânın deneysel çerçevesi. Yani ruhsal olgunluk, çağdaş Batı dünyasında anlaşıldığı biçimiyle ego ile id arasında farklılık olmasını gerektirir. Oysa Doğu’da, en azından Hindistan’dan kaynaklanan bütün öğretilerin tarihi boyunca, ego (aham-kara: “Ben” sesini çıkarmak) libidoya ait bir hayale kapılma olarak yalanlanmış ve eritilmeye çalışılmıştır.

Buddha’nın “uyanış ağacı”nın Bo -veya Bodhi- (bodhi “uya-nış”) ağacının dibinde amaçlar amacını edindiği olayı anlatan muhteşem öyküye göz atalım. Kutsanmış olan, yalnız başına, yalnız kendi varlığının arkadaşlığıyla, zihni yalnızca erme düşüncesiyle dolu olarak, gece yarısı, çiçeklerin kapanma zamanında aslan gibi kalktı ve Tanrıların bayraklar astığı yol boyunca ilerleyerek Bodhi ağacına doğru ilerledi. Yılanlar, cüceler, kuşlar, kutsal müzisyenler ve çeşitli cinslerden sayısız varlık ona kokular, çiçekler ve başka sunaklarla tapındılar, göklerin korosu semavi bir müzik döktürüyordu, on bin dünya neşeli kokularla, çelenklerle ve alkışla dolmuştu.

Ve tam o anda, ters yönden Sotthiya adlı ot kesici geldi, kesilmiş ot yükünü taşıyordu; Kutsal Varlığı görünce, onun kutsal bir insan olduğunu anlayıp ona sekiz avuç dolusu ot verdi.

Sonra Buddha-olacak-olan Bodhi-ağacına gelince, güney tarafında durdu ve yüzünü kuzeye döndü. Hemen dünyanın güney yarısı en dipteki cehenneme değinceye kadar dibe battı. Kuzey yarısı en yüksek cennete kadar yükseldi. Buddha-olacak-olan, “Üstün bilgeliğe erme yerinin burası olacağını sanmıyorum” dedi. Ağacın çevresinde sağ yanı ona dönük yürüyerek batı tarafına geldi ve yüzünü doğuya döndü. O anda dünyanın batı yarısı en dipteki cehenneme değinceye kadar dibe battı ve doğu tarafı en yüksek cennete kadar yükseldi. Gerçekten, Kutsal Varlık nerede durursa koca dünya yükselip alçalıyor, araba tekeriymiş de biri çemberinde geziyormuş gibi yarılıyordu.

Buddha-olacak-olan, “Üstün bilgeliğe erme yerinin burası da olduğunu sanmıyorum” dedi; sağ tarafı ağaca dönük daha ileri yürüyerek kuzey tarafına geldi ve yüzü güneye dönük durdu. O zaman dünyanın kuzey yarısı en dipteki cehenneme değinceye kadar dibe battı ve güney tarafı enyüksek cennete kadar yükseldi.

Buddha-olacak-olan, “Üstün bilgeliğe erme yerinin burası da olduğunu sanmıyorum” dedi; sağ tarafı ağaca dönük ağacın çevresinde yürüyerek doğu tarafına geldi ve yüzü batıya dönük durdu.

Bugün bütün Buddhalar, Bodhi-ağaçlarının doğu tarafında otururlar ve bu taraf asla sallanmaz veya titremez.

Sonra Büyük Varlık kendi kendine, “Burası bütün Buddha-ların yerleştikleri Sarsılmayan Nokta; duygu ağını parçalamanın yeri burası” dedi; bir tutam otunu dibinden tutarak oraya silkeledi. Ve anında ot sapları on dört gez uzunluğunda bir koltuğa dönüştü; öyle simetrik bir biçimi vardı ki, en yetenekli ressam veya oymacı bunu yapamazdı.

Buddha-olacak-olan arkasını Bodhi-ağacına vererek doğuya döndü ve çok güçlü bir niyette bulundu: “Derim, liflerim ve kemiklerim kurusun, razıyım; bütün etim ve kanım kurusun; fakat üstün ve mutlak bilgeliğe ermedikçe bu koltuktan kıpırdamayacağım!” Bağdaş kurup çözülmez biçimde oraya yerleşti, aynı anda inen yüz binlerce yıldırım bile onu çözüp oradan atamazdı.

Evini, karısını, çocuğunu birkaç yıl önce, kendisini bütün acılardan kurtaracak bilgiye kavuşmak için terk etmiş olan Prens Gautama Şakyamuni böylece sonunda evrenin orta noktasına, dayanak noktasına gelmişti; burada mitoloji diliyle anlatılıyor olsa da, bu nokta dünyada aranıp bulunacak fiziki bir yer değildir. Söz konusu olan tinsel bir yerdir. Evrenin mükemmel biçimde gözlenebildiği, zihnin denge içinde olduğu bir noktadır: Her şeyin çevresinde döndüğü hareketsiz bağlantısızlık noktası… İnsanın dünyevi görüşüne göre, şeyler zaman içinde hareket eder ve son nitelikleriyle somuttur. Ben burdayım, sen ordasın: Sağ ve sol, yukarısı ve aşağısı, ölüm ve yaşam. Zıt çiftler her yandadır ve dünya tekerleği, zaman tekerleği yaşamlarımızı ortasına almış dönmektedir. Fakat her şeyin dayanak noktası olan bir orta nokta, tekerleğin parmakları gibi boşluk içinde zıtların bir araya geldiği bir merkez vardır. Ve orada yüzü doğuya dönük (yeni günün yönüne) geçmişin, bugünün ve geleceğin Buddhalarının -zaman kipleri içinde bir dizi görünseler de, gerçekte hepsi tek Buddhalığa aittirler- mutlak aydınlanmayı yaşadıkları söylenir.

Prens Gautama Şakyamuni, bu noktada varlığın son gizini elde etmeyi aklına koymuşken; şimdi yaşam hayalinin efendisi tarafından, zamanın başlamasından önce insan-biçiminde-olan ve çevreye bakıp kendisinden başka bir şey göremeyip “Ben” di-yen ve o anda korku ve istek duyan Atman’ın kendisi tarafından saldırıya uğruyordu. Mitolojik olarak aynı olan Varlıklar Varlığı Buddha-olacak-olanın önünden geçti; önce prens olarak Eros, İstek (Sanskritçe kama) kişiliğiyle çiçekler içinde yayını tutuyordu; sonra bir savaş filinin üstünde cinlerin korkutucu mihracesi Kral Thanatos (Sanskritçe mara), Kral Ölüm olarak.

Buddha’nın yaşamını anlatan, “şiirsel” (kavya) denilen türün en eski ustalarından biri olarak tanınan, eğitim görmüş bir Brahmanken Budizmi kabul eden Aşvaghoşa (MS y. 100) tarafın-dan yazılan ünlü Sanskritçe metinde şunları okuyoruz: “Dünyada İstek adı verilen efendi, Ölüm Efendi adı verilen çiçekli salların sahibi ve ruhsal bağımsızlığın son düşmanı, üç çekici oğlunu, Zihinsel-karmaşa, Neşe ve Gurur’u ve zevk düşkünü üç kızı, Şehvet, Eğlence ve Tutsak Alıcı’yı çağırarak onları Kutsal Olan’ın yanına yolladı. Çiçekli yayını ve istek Nöbetlerini Azdırıcı, Memnun Edici, Çıldırtıcı, Kavurucu ve Ölüm Taşıyıcı adlı beş okunu alarak Ulu Varlığın altında oturduğu ağaca yollandı. Bir okla oyalanarak Tanrı kendisini ona gösterdi ve orada varlık okyanusunun öteki kıyısına yolculuk yapmakta olan sakin kâhine seslendi:

“Kalk, kalk soylu prens!” diye emretti, kutsal otoritenin sesiyle; “kastının sana verdiği görevleri anımsa ve şu bağlantısızlık için, içine düştüğün düşkün araştırmayı bırak. Dilenci yaşamı soylu aileden gelen biri için uygun değildir; kastının görevlerine bağlılık göstererek iyi toplum düzenine hizmet etmeli, bildirilmiş olan dinin kurallarını uygulamalı, dünyadaki kötülükle savaşmalı ve böylece Tanrı gibi cennetin en yüksek yerinde yatacağın yeri kazanmalısın.”

Kutsal Olan’da hiçbir hareket görülmedi.

“Kalkmıyor musun?” diye sordu Tanrı. Yayına ok yerleştirdi. “Eğer sen inatçıysan, ensen kalınsa, kararında ısrarlıysan, yayıma taktığım, güneşi ateşe salmış olan bu ok uçacak. Bak yılan gibi dilini şimdiden sana uzatıyor.” Ve sonuç alamadan böyle tehditlerde bulundu, ipi bıraktı, ama sonuç alamadı.

Çünkü Kutsal Olan, sayısız yaşam boyunca sınırsız olarak vermenin getirdiği sayısız davranışın oluşturduğu erdemle, zihninden “ben” (aham) kavramını çıkarmıştı, bununla bağıntılı olarak onda “sen” (tvam) kavramı da yoktu. Hareketsiz Noktanın boşluğunda, bilgi ağacının altında, zıt çiftlerinin ötesinde, ölüm ve doğumun, iyi ve kötünün ötesinde, ben ve senin ötesinde, “ben” üstüne düşünmüş olsa, belki “onlar”ı kavrayacaktı ve önünde kendilerini özne sahasında nesne gibi sergileyen Tanrı’nın şehvet dolu kızlarını görmüş olsa, en azından kendisini zaptetmek zorunda kalacaktı. Ama zihninde “ben” olmadığı için, “onlar” da yoktu. Kendisi mutlak biçimde orada olmadığından, mutlak hareketsizlik içinde, bütün Buddhaların fethedilemez (psikolojik) konumuyla Hareketsiz Nokta’ya yerleşmiş olan Kutsal Olan’a keskin ok işlemiyordu.

Ve çiçekli darbesinin başarısız kaldığını gören Tanrı kendi kendine, “Güneşi tutuşturan oku fark etmiyor bile! Duyudan yoksun olabilir mi? Çiçekli okuma da, kızlarıma da değmez, onun üstüne ordumu göndereyim” dedi.

Ve hemen İstek Efendisi olarak baştan çıkartıcı niteliğinden sıyrılarak, ulu Tanrı Ölüm Efendi oldu, çevresinde ifrit orduları oluştu; korkutucu biçimleri vardı ve ellerinde yaylar, oklar, mızraklar, gürzler, kılıçlar, ağaçlar hatta alevli dağlar taşıyorlardı. Yaban domuzu, balık, at, deve, katır, kaplan, ayı, aslan ve fil görüntüleri içinde, tek gözlü, çok yüzlü, üç başlı, koca ve benekli karınlıydılar; pençeleri, dişleri, bazılarının ellerinde başsız gövdeler, çoğu yarı sakat yüzleriyle, canavar ağızlarıyla, topuz gibi dizleriyle keçi gibi kokuyordu. Bazısı bakır kırmızısı, bazıları deri giyimli, bazıları çırılçıplak, alevden veya duman gibi saçları, uzun sarkık kulakları vardı, yüzlerinin yarısı beyazdı, bazılarının gövdelerinin yarısı yeşildi, kırmızı ve is rengiydi, sarı ve siyahtı; kolları yılandan uzundu, kuşaklarında ziller sallanıyordu; bazıları palmiye kadar uzundu, mızrak taşıyorlardı, bazıları kocaman dişliydi, çocuk boyundaydı; bazıları kuş gövdeli, koç yüzlüydü veya insan gövdeli kedi yüzlü olanlar vardı; karmakarışık saçlılar, tepelikliler, yarı kel olanlar; asık yüzlüler, zaferle parlamış yüzler insanın cesaretini kırıyor, aklını başından alıyordu. Bazıları gökte ilerlerken, bazıları ağaçların tepesinde yürüyor; birçoğu üst üste dans ediyor, birçoğu da yerde çılgınca sıçrıyordu. Biri dans ederken üç çatallı zıpkınını sallıyor, öteki topuzunu çeviriyordu; biri boğa gibi coşkuyla sıçrarken, bir başkasının her saç telinden alevler çıkıyordu. Ve gene sarkıttıkları kocaman dilleriyle çevresini sarıp onu korkutmaya çalışanlar vardı; vahşi, keskin dişli birçok ağız, sivri demir gibi dik kulaklar, güneş gibi parlak gözler etrafını almıştı. Göklere fırlayan başkaları kayalar, ağaçlar, baltalar, dağ gibi alevler içinde tutuşmuş saman bağları, yağmur gibi kor, yılan gibi kıvrılmış alevler, dolu gibi taş savuruyordu. Ve bu sırada, elinde kafatası tutan çıplak bir kadın çevrede sıçrıyor, bir yerde bir an durmadan kutsal metinlerden çıldırmış öğrencinin aklı gibi oradan oraya atlıyordu.

Ama ne oldu? Bütün bu korkutucu görüntüler, sesler, kokular arasında Kutsal Olan’ın zihni, kargalar arasındaki altın tüylü güneş kuşu Garuda’nın aklı kadar bile etkilenmedi. Ve göklerden bir ses geldi: “Ey Mara, kendini boş yere yorma! Kötülükten vazgeç ve barış içinde git! Bir gün ateş bile ısısından vazgeçebilir, su akıcılığından, toprak katılığından vazgeçebilir, fakat birçok yaşamın sayısız çağlarında kazandığı yaratılışla, bu ağacın dibine gelen Ulu Varlık kararından dönmez.”

Ve Tanrı Mara, ordusuyla birlikte yenilgiyi kabul ederek gözden kayboldu. Dolunayın ışığıyla aydınlanmış olan cennet, genç kız gülüşü gibi parladı, çiçek yağmuru, çiçek yaprakları, demet demet çiçekle, çiğden ıslanmış çiçeklerle Kutsal Olan’ı yıkadı. Gecenin kalan bölümünde, muhteşem geceyi ilk kez gözleyişinde, Kutsal Olan önceki varlığı hakkında bilgi sahibi oldu; ikinci gözleyişinde kutsal göze kavuştu, sonuncuda Bağımlı Yaratılış yasasını gördü ve güneş doğarken bilgeliğe erdi.

Toprak sevincinden, bir kadının titrediği gibi sallandı. Tanrılar her yandan artık Buddha, Uyanmış Olan’ı, Kutsal Olanı kutsamaya geldiler. “İzzet senin olsun insanların aydınlanmış kahramanı” diye şarkılar söylediler, çevresinde halka olup güneş yönünde eğilip selamlayarak döndüler. Ve dünyanın cinleri, hatta Mara’nın kızları ve oğulları bile, göklerde dolaşanlar ve yerlerde yürüyenler, ilahların hepsi geldi. Ve zafer elde edene her biri kendi konumlarına uygun biçimde tapındıktan sonra yeni bir vecdle ışıklanmış olarak yerlerine döndüler.

Özetle: Buddha, “ben” duygusunu yitirdiği arınmayla yaratılışın çok daha öncesine ait bilinç alanına geçmiştir, ancak bu, yaşamı bitti demek değildir. Gerçekten dünya zaman ve mekânında yarım yüzyıldan uzun süre kalacaktır, bu görünürdeki ikiliğe ironiyle katılacaktır. Fakat onun aldatıcılığını bilerek, gerçekten başkası olmayanlara neyin öğretilmesi olanaklıysa başkalarına tutkuyla onları öğretmeye çalışacaktır. Çünkü bu deneyimi yaşamamış, veya en azından ona benzerini yaşamamış olana sözcüklerle bunu öğretmenin yolu yoktur. Ayrıca, ego olmadığında korkulacak, istenecek veya öğretilecek “başkası” da yoktur.

Klasik Hint öğretisindeki insanın yaşamak ve mücadelesini vermek zorunda olduğu dört amaçtan - aşk ve zevk (kama), güç ve başarı (artha), kamu düzeni ve ahlaki erdem (dharma) ve son olarak hayalden kurtulma (mokşa)- ilk ikisinin Freud’un ‘zevk ilkesi’ olarak adlandırdığı, insanın, ‘ben istiyorum’ formülüyle özetlenen birincil dürtülerinin ifade edilişi olduğunu görüyoruz. Doğu görüşüne göre yetişkin insanın, bunları dharma ilkesiyle yatıştırıp egemenliği altına alması gerekir. Klasik Hint düzeninde dharma ilkesi bireye kastının verdiği eğitimle kazandırılır. Bebekliğin ‘ben istiyorum’u ‘sen yapacaksın’a tabi kılınarak bireysel olarak belirlenene değil toplumsal olarak uygulanana uyarlanır; toplumsal uygulama da, güneşin yörüngesi gibi değişmeden kalan kozmik düzenin bir parçası olarak görülmektedir.

Buddha’nın baştan çıkartılması girişimleriyle ilgili buraya aldığımız örnekte, Antagonistin amaçlardan ilk üçünü (üçlü küme-trivarga adıyla bilinirler) temsil ettiği gözlemlenmektedir. Çünkü İstek Efendi olarak birinciyi kişileştirmekte. Ölüm Efendi olarak ikincinin saldırgan gücünü ve tefekkür içindeki bilgeye kalkıp toplumdaki görevlerini yerine getirmek için dönmesi çağrısında bulunduğunda üçüncüyü kişileştirmektedir. Ve gerçekten, yalnız dünyayı yaratıp geliştiren değil, evreni sürekli olarak destekleyen Atman olarak bu amaçların en uygun canlanışıdır. Çünkü dünyayı ayakta tutanlar gerçekten bunlardır. Ve dinlerin çoğunun ritlerinde bu birde-üç olan tanrının üç yönünden bir tanesinin tek tanrı olarak kabul edilmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Fakat “Aydınlanmış Olan” Buddha’nın adı ve kazanımıyla dördüncü amaç da açıklanıyor: Hayalden kurtulun! Ve bu amacın elde edilebilmesi için ötekiler engeldirler, durdurulmaları zordur fakat yenilmez değildirler. Dünyanın merkezinde oturarak, kendi varlığını temizleyip kazıyan, fışkıran yaratıcı güce sırtını veren Buddha boşluğun ötesine geçmiş ve ironik olarak evren hemen çiçeklenmiştir. Kendini yok etme eylemi bireysel çabanın ürünüdür. Bu konuda kuşkuya yer yoktur. Fakat Batılı bir göz, dört amaçlı Hint düzeninde, ne ilk iki doğal organizma içinde ve toplumun benimsettiği üçüncüde ne de heyecan uyandırıcı kurtuluş yolu dördüncüde, bireyin zekâyla, yeni bireysel kazanımlarla ve çevresindeki dünyanın zaman ve mekânına uyum sağlamasıyla kişiliğini geliştireceğine inanarak, ne de yaratıcı deneylerle keşfedilmemiş olanaklar yaratacağına ve toplumsal düzen bağlamında daha önce görülmemiş eylemleri nedeniyle kişisel sorumluluk yükleneceğine dair bir beklenti ve böyle bir olasılık düşüncesi bulunduğunu hemen fark edecektir. Hint geleneğinde ebediyetten beri her şey mükemmel biçimde düzenlenmiştir. Yeni bir şey olamaz, öğrenilecek yeni bir şey yoktur, eskiden beri bilgelerin öğrettikleri vardır. Ve sonucunda ‘ben istiyorum’ ‘sen yapacaksın’ ufkuyla sınırlı eğitimin sıkıcılığı dayanılmaz olduğunda, bütün sunulan dördüncü ve son amaçtır, bebeklik egosunun bütünüyle dışlanması, hem ‘ben’ hem ‘sen’le olan bağların eritilmesi veya kurtuluş (mokşa)-.

Avrupalı Batı’daysa, iradenin özgürlüğüne ilişkin köktenci öğreti özünde her bireyi ötekinden ayırır, doğa ve Tanrı’nın iradesi de bireyinkinden ayrılmıştır, herkes kendi deneyimi ve çabasıyla elde ettiği zekâsına göre bütünle, boşlukla, mutlakla veya terimlerin ötesinde adlandırılması nasıl uygun görülüyorsa onunla -hiçbir özdeşleşme veya içinde erime olmadan- ilişki kurmaktan sorumlu tutulmuştur. Ve bu dünyevi alanda da aynı biçimde, eğitim görmüş egonun normal olarak bebeklik döneminin zevk ve itaat kutupluluğundan çıkacağı ampirik gerçeklikle kişisel, zorlamaya dayanmayan, duyarlı bir ilişki kurarak tahmin edilemeyene doğru belirli maceracı yaklaşımla, kararları için belirli sorumluluk duygusu taşıması beklenmektedir. İyi bir asker olarak değil, gelişmiş tekil birey olarak yaşam ülküseldir. Doğu’da benzerini aramak boşunadır. Orada ülküsel olan egonun geliştirilmesi değil bastırılmasıdır. Tüm yazında çeşitli biçimlere sokulup yorumlanarak anlatılan formül budur. “Ben” ilkesinin, gerçeklik işlevinin sistematik biçimde, sürekli olarak, ısrarla eritilmesi; sonuç olarak ortada gelişmemiş, kapılmaya tamamen açık, eleştiri dışı mitik özdeşleşmeler kalmıştır.